<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-2311112754694186550</id><updated>2012-02-16T18:28:34.950-08:00</updated><title type='text'>kalem oynatan ile ayı oynatanın buluştuğu yer</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://kalemoynatanileayoynatannbulutuuyer.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2311112754694186550/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemoynatanileayoynatannbulutuuyer.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>hegel</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08156354658946487456</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_o1pXhsq9nXI/TSv8WOpq81I/AAAAAAAAANs/5dXShnK7gEw/S220/forcrt.bmp'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>6</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2311112754694186550.post-7400548484961993506</id><published>2011-01-09T23:36:00.001-08:00</published><updated>2011-01-09T23:43:40.527-08:00</updated><title type='text'>LOBOTOMİ</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_o1pXhsq9nXI/TSq4lcZw5SI/AAAAAAAAANk/YBsuWdgQ5aM/s1600/uclu3.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_o1pXhsq9nXI/TSq4lcZw5SI/AAAAAAAAANk/YBsuWdgQ5aM/s400/uclu3.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5560459643361223970" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_o1pXhsq9nXI/TSq4lb51tOI/AAAAAAAAANc/BJyd-psjp4E/s1600/images.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 270px; height: 187px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_o1pXhsq9nXI/TSq4lb51tOI/AAAAAAAAANc/BJyd-psjp4E/s400/images.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5560459643227321570" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_o1pXhsq9nXI/TSq4Gzhb7-I/AAAAAAAAANU/Ki8oerTRACU/s1600/images.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 270px; height: 187px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_o1pXhsq9nXI/TSq4Gzhb7-I/AAAAAAAAANU/Ki8oerTRACU/s400/images.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5560459116991475682" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yazı İle Ekran Üzerine – Yapılan deneyde, uyuklayan 100 maymunun üzerine doğru muz atılmasıyla, 99’unun muzu havada kaparak hızla yediği görülmüştür. Geride kalan tek bir maymunun tepkisinin önemi yoktur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yusuf İstanbullu bir sütçüdür. Akşam eşi ve çocukları ile birlikte CNN Türk’te oynayan Mehmet Yaşin’in sunduğu “Yol Üstü Lezzet Durakları”nı seyretmektedirler. O an Adıyaman’da bulunan Mehmet Yaşin uğradığı lokantada, lokanta sahibi lezzetli ve taze süt bulamamaktan şikayet etmektedir. Yusuf yattığı yerden hızla doğrulur ve kendi sütünün ne kadar lezzetli ve taze olduğunu aile bireylerine anlatmaya başlar. Birdenbire susar ve aklına çılgın bir fikir gelmişçesine ahıra doğru koşar. Bir pet şişeye doldurduğu ılık ve taze süt ile geri gelir. “Sütümün tadına baktırmalıyım” diye heyecanla kekelemektedir. Hızla giyinip, aile bireylerinin itirazlarına aldırmadan “iki üç güne dönerim” diyerek, Adıyaman’a gitmek üzere otogarın yolunu tutar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun bir yolculuktan sonra Adıyaman’a varır. Lokantayı bulmak içinde bir süre zaman kaybeder. O anda lokanta sahibi yoktur ve akşam gelecektir. Sabırla beklemeye başlar. Adam geldiğinde heyecanla, kendini tanıtmadan elindeki pet şişeyi uzatır. Geçen süre içinde süt tadını kaybederek bozulmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sütçü Yusuf hayal kırıklığı içinde, elinde pet şişesiyle gerisingeri İstanbul’un yolunu tutar. Eve beklenenden erken gelmiştir. Anahtarıyla kapıyı açıp girdiğinde, yatak odasından gelen tuhaf sesleri duyar. Koltuğa oturup televizyonu açarak, pet şişedeki bozulmuş sütü yudumlamaya başlar. Sehpanın üzerinde yenmiş muzların kabukları durmaktadır. CNN Türk’te Mehmet Yaşin’in sunduğu “Yol Üstü Lezzet Durakları”nın tekrarı oynamaktadır. Aynı yeri yakalamıştır yine. Lokanta sahibi, lezzetli ve taze süt bulamamaktan yakınmaktadır. Pet şişenin içinde kalan sütü sallayarak seyreder bir süre. Birden ayağa kalkar. Aklına parlak bir fikir gelmiş gibidir. Pet şişe elinde olduğu halde, evden geldiği gibi sessizce çıkarak sokağın kalabalığına karışır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;********************************&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlaşılabilirliği köreltilmiş tüm metinlerle yüklü bir at arabasının üstünde, yedi yıllık cilt yaraları ile sabırla yatan adamı havaalanı dış hatlara sokmaya çabalayan iz sürücü. At arabasının tahta tekerleklerinin her bir göbeğinde çift tarafı da keskin bıçaklara takılan insan dizi, baldırı parçaları. Bu bıraktığı kanlı izden kolayca takip edilebileceğine rağmen alabildiğine umursamazlık, hem sürücüden, hem de diğerlerinden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evrene tutunabileceği tüm uzuvları köreltilmiş, cildi yaralardan kabuk bağlamış kokan adamın başını kaldırıp at arabasından dışarı bakma çabası. Peşisıra başlayan delice bir yağmurun tüm yaralarının kabuklarını yumuşatması. Yumuşayan kabuklardan burcu burcu yayılan kokunun, az ötede görünen gökkuşağının da etkisiyle ince bir dirence dönüşüp, yatan adama bir fısıltı hakkı vermesi: ''Sürücü, döndür beni.''&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırmızı ışıkta duran sürücünün 4 yağız atına hayranlıkla bakan yan arabadaki kızıl saçlı kadınlar. Yeşil ışıkla beraber at arabasına yanaşmaya çalışan kadınlı arabanın sağ tekerleklerinin parçalanarak takla atması. Kızıl saçlı kadınların, patlayan arabayla ilk kızıl saçlarının tutuşması. Dış hatların kapısında çıkan yoğun problemlerin çözümsüzlüğü karşısında son kez fısıldayabilen yatan adamın fısıltısı: ''Döndür beni.''&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dış hatlardan evrene açılan gizli kapıyı yalnızca kendi görebilen sürücünün son bir çılgın hamleyle kırbaçlayıp yağız atlarını, sürmesi dış hatlardan içeri. İleride silüeti gözüken, evrene açılan gizli kapının gıcırdayarak açılması. Hızlı bir geçiş sonrası herşeyin normale dönmesi aynı hızla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürücünün Dönüşü: Bütün metafiziksel yanılsamalara rağmen gayet olağan yollardan sürücümüz evine döner. Yürüyemeyen kızı can sıkıntısından, bakışlarıyla bir bardak dolusu sütü masadan taş zemine düşürür. Sürücümüz kedisi olmadığından bir kedi ustalığıyla zemindeki tüm sütü yalar ve doyar. Sigara içmekte olan karısı hala söylenmektedir. Sürücümüz sağır ve huzurlu bir görüntü çizerek kitaplığına doğru yönelir. Ucuz bir romana eli giderken huzuru bir kat daha artar. 43 dakika önce, cilt kanserine yenik düşen orta yaşlı bir adam Çapa Tıp Fakültesinde gözlerini açılmamacasına yummuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*******************************&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baltalar elimizde, uzun ip belimizde. Sebebi ne sence?&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kendimle satranç oynuyorum. Rakibimin bir sonraki hamlesini bilmek beni rahatlatıyor. Karşı sandalyeye geçtiğimde bu rahatlığım yerini sıkıntıya bırakıyor. Tuhaf bir sırıtmayla aynadaki aksime ve rakibime bakıyorum. Siyah taşlarla, beyaz taşları itina ile yer değiştiriyorum. Artık yerimden kalkmama gerek yok. Belden aşağısı olmayan ve devamlı kan kaybeden biri için ne büyük bir buluş! Pencereden aşağı bakıyorum. Enişte bilyeli tahta yaptırmış, koltuğunun altına almış dış kapıya doğru mutlulukla yürümekte. Açmasam dışarıda olduğumu sanabilir mi? Kanlı bir iz bıraksam, ağır yaralı bir sürüngen gibi bir çıkmaz sokağın sonuna kadar varıp? Bilyeli tahta. Hiç yoktan iyidir. Tekerlekli sandalye var level atladığım zaman. Ondan sonra da elektrikli sandalye...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;********************************&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Olanları hatırlamadığını söyleyen tavşanın konuşabiliyor olmasına hiç şaşırmadım. Çünkü ısırılarak koparılmış bacağını bulmak daha önemliydi o anda, belki şu içinde bulunduğumuz anda da. Yani senin bu satırları okuduğun anda. Hala acıyla konuşuyordu ama kayda değer bir bilgi verdiği yoktu. Saklıyor olabilir miydi? "Kayıp Bacağın Sembolü" adlı öykümü tamamlamam için bu bilgiye ihtiyacım vardı. Ondan sonra suyuna çorba yapabilirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***************************&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Brotherhood: Hepimizin bağırsakları var; ince, kalın, uzun, kısa, dolu, boş. Boylu boyunca yatarken karyolada güzel bir kadın, bağırsakları olması ona hiç yakışmıyor. En azından kalın bağırsaklarından vazgeçebilir. Sindirim sistemini çekip alıyorum uyurken sessizce. Tertemiz, yeni yıkanmış beyaz çarşaflar kan ve bok içinde kalıyor. Hala uyuyor ya da ölüyor. Açlık çekmeyecek artık. Ama bunun sebebinin ölmüş olmasından kaynaklandığından şüpheleniyorum yine de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;**********************************&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Milyonlarca kişi seni gömmek için toplanmıştı. Orada olmalıydın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;**********************************&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Godot" dedim, "kap bana bir 2000 Real'den" dedim. Gelmedi; bilemezdim. Söylemediler. "Reyonları seyrederken kendinden geçmiş, o yüzden artık gelemez, hiç gelmeyecek" dediler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;**********************************&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Belden aşağısı olmayan bir hemşireyi kitaplığın üst rafına oturtmuşlar. Upuzun bir pantolon alttaki rafa kadar sarkmış; içinde bacak yok. Karşıya doğru bakıyor hemşire. Bir biblo bu. Ya da biblo taklidi yapan minik boyutlu bir insan. Bacakları yok ama paçalarına tutturulmuş topuklu, kırmızı-siyah ayakkabıları var. Bacakları olmadığı halde ayakları olabilir mi? Düşüyor biblo sıkıntıyla verdiğim nefesimin etkisiyle, mausumunun yanına masumca. Parça parça oluyor, kan sızıyor çatlaklarının arasından. Artık bacaklarının olmamasının bir anlamı yok. Buna üzülmek de anlamsız artık. Bir insandı belki, bu yüzden de ölümüne üzülmek daha üstlerdeki bir seçenek. Topuklu pabuçları sanki hala kadınsılığını haykırmakta. Nazik bedeninin parça parça olmasını gölgelemekte. Zehirli, kötücül nefesim artık onu da çürütecek bu insan eli değmemiş çorak cangılda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***************************************&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kütüphanedeyiz. Sessizlik, sessizlik, horror, horror… Sanki hepimiz sağır ve dilsiziz. Karşı masadan biri, elindeki bombayı gösterip sessiz bir kahkaha atıyor. Bir rüyadayım sanki. Hâlbuki her şey gerçek. Başkalarının gerçeği. Uyum sağlayamadığım gerçek, reddettiğim gerçek. Neden böylesine coşkuluyum, mutluyum? X, Y, Z… X yatay ölüler, Y dikey diriler, Z ise…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2311112754694186550-7400548484961993506?l=kalemoynatanileayoynatannbulutuuyer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemoynatanileayoynatannbulutuuyer.blogspot.com/feeds/7400548484961993506/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2311112754694186550&amp;postID=7400548484961993506' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2311112754694186550/posts/default/7400548484961993506'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2311112754694186550/posts/default/7400548484961993506'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemoynatanileayoynatannbulutuuyer.blogspot.com/2011/01/lobotomi.html' title='LOBOTOMİ'/><author><name>hegel</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08156354658946487456</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_o1pXhsq9nXI/TSv8WOpq81I/AAAAAAAAANs/5dXShnK7gEw/S220/forcrt.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_o1pXhsq9nXI/TSq4lcZw5SI/AAAAAAAAANk/YBsuWdgQ5aM/s72-c/uclu3.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2311112754694186550.post-3119415254753421875</id><published>2009-09-09T02:45:00.001-07:00</published><updated>2009-09-09T02:48:25.328-07:00</updated><title type='text'>KUDUZ</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_o1pXhsq9nXI/Sqd5pX5-3SI/AAAAAAAAAK4/9TCFlhccgqA/s1600-h/mekanlar18.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_o1pXhsq9nXI/Sqd5pX5-3SI/AAAAAAAAAK4/9TCFlhccgqA/s400/mekanlar18.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379402031616154914" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç kişi. Seçilmemiş, ayrık, aykırı, çürük dişli biri, biri güzel bir kız, erkeklerden biri şişman, sakalları uzamış, kendini bırakmış. Beyaz klavyenin diplerine dökülmüş, akmış, sıvanmış, çürümüş ve kokmuş karanlık gençliğim. Birine öykünmüşüm, kıskanmışım ve dürbünlü tüfekle 2 metreden kafasını patlatmışım. Dürbünlüye ne gerek vardı, madem bu kadar yakından patlatacaktın kafasını. Amacım onu değil, sivilcesini vurmakmış aslında. Sonradan hatırladım, kanının sıcaklığına bulandığında avuçlarım. Şişmandı, kendini bırakmıştı, ölmek istiyordu zaten. Cüzdanını, arabasının anahtarlarını, şişme bebek sipariş ettiği kredi kartını alıp çıkıyorum. Emanet otomobilinde hız yapıyorum. Yolun kenarında üşümüş bir fahişeyi alıyorum, sırf ısınsın diye, sessizce ağlayalım diye, varlığı varlığıma armağan olsun diye. Şehvet cami avlusuna bırakılmış bir bebek benim için. Hiç tanımadığım, başka birilerinin büyüttüğü. Yıllar sonra karşıma çıkacak, sarılacağız ben ölüm döşeğindeyken. Bu yüzden fahişenin ıslak gözleri yeter bana bakmak için. Bir köy yoluna sapmadan iniyorum arabayı ona bırakıp. Hüzünle gazlıyor. Ölmek için güzel bir yer. Oysa ben mutluluktan kahkahalar atarken sabaha karşı, aç kurtlar tarafından parçalanmak için gelmişim buraya. Kederle, acıyla, intiharla işim olmaz. Kar yağmakta, kurtlar ulumakta. Coşkulu kahkahalarım onları çağırmakta. Son sigaramı da yakıp bekliyorum. Tıkandığımı hissediyorum. Çok pişmanım ama çok geç. Geliyorlar. Şişmanım, sakallıyım ve kendimi bırakmışım.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İki kişi. Biri erkek, biri dişi. Aşk kuduz bir köpek gibi etrafımızda dolanmakta. Ağzımın suyu kafamı gömdüğüm yastığıma akmakta. Tıkınırken tıkanma. Mutfaktaki bütün bıçaklar kadife kılıflarının içinde uyumakta. Gırtlağım mutfağın beyaz fayanslarını kızıl kana boyamak için sabırsızlanmakta. Düşkünlüğümü kuduz bir köpeğin kafasını keser gibi kesmek için mutfağa koşuyorum. Gırtlağımı kesiyorum, orucum bozuluyor. Ölüyorum ve ölmekten ve kendimden çokça bahsetmekten tiksiniyorum.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bir kişi. Genç ve güzel bir kız. Onu en başta öldürmüşüm. Adına şiirler düzmüşüm.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2311112754694186550-3119415254753421875?l=kalemoynatanileayoynatannbulutuuyer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemoynatanileayoynatannbulutuuyer.blogspot.com/feeds/3119415254753421875/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2311112754694186550&amp;postID=3119415254753421875' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2311112754694186550/posts/default/3119415254753421875'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2311112754694186550/posts/default/3119415254753421875'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemoynatanileayoynatannbulutuuyer.blogspot.com/2009/09/kuduz.html' title='KUDUZ'/><author><name>hegel</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08156354658946487456</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_o1pXhsq9nXI/TSv8WOpq81I/AAAAAAAAANs/5dXShnK7gEw/S220/forcrt.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_o1pXhsq9nXI/Sqd5pX5-3SI/AAAAAAAAAK4/9TCFlhccgqA/s72-c/mekanlar18.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2311112754694186550.post-2425328191056048757</id><published>2009-06-14T08:43:00.000-07:00</published><updated>2009-06-14T08:49:21.085-07:00</updated><title type='text'>KIRYOLU</title><content type='html'>Schism - TOOL&lt;br /&gt;http://www.youtube.com/watch?v=UhjG47gtMCo&lt;br /&gt;--------------------------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Talk about the passion:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sigarayı bırakmanın yolları: Bu problemi kökünden çözüyoruz. Tiryakiyi öldürüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------------------------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sivilcelerinden kurtulmak isteyen bir genç kız kiralık katil tutar. Sonra da tutar katile aşık olur. Katil işiyle aşkı arasında kalır. Tabancasını kızın yüzündeki sivilcelere doğrultur. “Başladığım işi yarım bırakmam sevgilim” der. Kız yalvarır: “Başka bir yöntem bulalım” der. Düşünür katil ve “Evet” der, “buldum”. Bir şişe kezzabı kızın yüzüne boca eder. Ama bu durumda katilin aşkı da sona erer, kız tanınmaz haldedir. Kafatası krallığına gelin gider 3 ay sonra.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------------------------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— Varoştaki senin gibi alımlı, güzel kadınları bilirim. İçinde bulundukları çevreyle görünüşleri arasında tuhaf, kederli bir zıtlık vardır. İçlerindeki neşeyi, güzel yaşama isteğini dışa vurdukça hep görünmeyen bir duvara çarpıp içlerine geri döner bu duygular. Direnenler bu boğucu ortamdan kurtulmayı başarabilir bazen ama bedeli de ağır olur genellikle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— Şair gibi konuşuyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— Aslında kasabım, etten de iyi anlarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— İğrençsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— Hoşuna giden şeyler söylediğim sürece bir şair, rahatsız olacağın şeyler söylediğimde bir kasap; tercih senin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— Şu kıymamı alabilir miyim artık!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------------------------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Delinin biri, elinde ustura matbaaya dalar. O an basılmakta olan kitabın, basılmakta olan sayfalarında kendinden bahsedilmektedir. Baskıyı okuyan bir işçiye arkadan sessizce yaklaşır ve gırtlağını keser. İşçi tam da başına gelecekleri okumaktadır o an. Gırtlağı kesildiği an, ‘’…deli arkadan yaklaşır ve işçinin gırtlağını keser…’’ cümlesini okumaktadır. Ve o an ölüm acısını bastırır, baskıda yazanla ilgili merakı. Gırtlağından fışkıran kan kıpkızıl etmiştir baskıyı, okunmamaktadır. Eliyle gırtlağına basıp yan baskıya yürür zorlukla. Kaderini öğrenme dürtüsü ayakta tutar kendini. ‘’…arkasına döner ve deliyle göz göze gelir…’’ kısmını okuyunca arkaya dönüp dönmemekte tereddüt eder. Sonraki satırlarda ‘tereddüt eder’ kısmı yazdığını düşünür. ‘Birazdan yere yığılır ve ölür’ tarzı bir şeyler de peşi sıra gelecektir kendince. Okumayı bırakır ve kaderine isyan eder. Delinin elinden usturayı kapar ve sıkı bir hamleyle delinin ömrünü sonlandırır. Ambulans içeri kadar girmiştir. Kitaptaki son satırlarda ‘’yerde uzun süre can çekişip öldüğü’’ yazmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;............................&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Sonra Lyotard'ın, ressam Monory için yazdığı bir yazıda, 'modern özne' ile 'temsil' fikrine yönelik eleştirisini dile getirirken kullandığı bir Borges öyküsüne geçer. Bu öyküde şöyle bir olay anlatılmaktadır: " Aynaların dünyası ile insanların dünyasının birbirlerinden ayrı, bölünmüş olmadığı bir çağda, bir gece, ayna halkı dünyayı işgal eder. Çıkan savaşın sonunda, Sarı Sultan'ın büyü gücü sayesinde ayna halkı alt edilir. Sarı Sultan, işgalcileri aynalara hapsedip, bundan böyle insanların hareketlerini taklit etmekle cezalandırır. Artık ayna halkı, insanların kölesi, yansımalardır. Ama bir gün gelecek, büyü bozulup, ayna halkı da özgürlüğüne kavuşacaktır"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...............................&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ömrü boyunca hayatına bir an girip kaybolan bu kızlar, bu insanlarla ölümünden sonra karşılaşacakmış, onlarla geçirdiği kısacık anlarla istediği gibi oynayıp, o tatlı zamanı olabildiğince uzatabilecekmiş gibi bir his; beyninin kıvrımları arasından bir görünüp bir kaybolan bir sirk palyaçosunun kırmızı şortunun cebindeki kırmızı lastik topa dönüşüyor, palyaçonun cebindeki şişkinliği görmesi, orada o topun olduğunu bilmesi kendini mutlu ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****************************************************************&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Kafadan sakat olma halim’ şimdiki zaman, -yorum, -yorsun, -yor takılı, takıntılı bir halde, KBB’cıya görünmek için numara aldım sağlık ocağından. ‘’Öyle bir bölümümüz yok’’ dedi, usta işi hemşire. ‘’Hem bana kalırsa önce akıl sağlığınızı kontrol ettirmelisiniz’’. Titreyen kolumu umursamadan sallayıp cevapladım: ‘’Tamamen haklısın’’. Numaramı havaya attım. Benden sonra gelen onlarca ihtiyar kapmak için yükseldi. Sanırsın NBA finalinde başlama atışına çıkan pivotlar. Çıkarken dikkatimi çekti: Sağlık ocağının uzun koridoru boyunca çivi yazılarıyla bir şeyler yazıyordu. Öyle değilmiş. Buraya şifa bulmaya gelen ihtiyarların her biri burada ölürse, onun adına bir uzun çentik atılırmış duvara. Törenler eşliğinde helvası yenir, elbiseleri, cüzdanı, bedeni vs. yağmalanırmış peşi sıra. Bu yüzden dış kapının etrafında uğursuz ölü seviciler beklermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;********************************************************************&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuzu etini çok seviyorsak yamyamların da çocuklarımızı yeme hakkına saygı göstermeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;**&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzunluk, kısalık vs. göreceli kavramlardır. Mesela ben size göre biraz kısa görünebilirim ama bu, Pigme basketbol liginde pivot olduğum gerçeğini değiştirmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;**&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeker Kız Candy’yi gördüm geçen akşam otoyol kenarında. Elinde sigara, mini etek, yanaşan arabalar. Anladım ki, Şeker Kız Candy olmuş Kaşar Kız Candy.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;**&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıyma almak için kasapa girdiğimde ağlıyordu yaşlı kasap. Kederli bakışlarla birbirimizi süzdük bir süre. “Kıyma istiyorum” dedim, büyük bir soğukkanlılıkla. “Kıyma mı?” dedi. “Demek kıyma istiyorsun; al sana kıyma!” deyip, koca satırı kaptığı gibi sol koluna sallayıp dirseğinden koparıverdi. Aynı keder ve çabuklukla kıyma makinesine bastırıverdi kopuk kolu. Görüntü ilginçti, anlatmama izin verin: Kopuk kolunun elini kavrayan bir adam, çekip çıkarmak ister gibi değil, tam tersi. Daha dibe bastıran. Kendi uzuvlarını parçalayan bir adam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;**&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— Buradan mikrofonlarımıza ne söylemek istersiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— Bütün dünya mikrofonları, birleşin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;**&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhtiyardan sonra, dış kapı kapanmasına yakın yakalayıp karanlık, nemli, serin koridoruna girdi binanın. Ağustos sıcağını sokağın kahrolası insanları ile baş başa bırakıp soluklandı. Burada, bu serin ve sessiz yerde bir ömür kalıp, aynı sessizlikle can verebilirdi. Otomatiğin karanlığı ve zihninin köşelerini aydınlatmasıyla irkildi birden. İki ihtiyar kadın –yaşları birbirine yakın- inceler ve sorgular gözlerle bakıp kahramanımıza, Ağustos’un cehennemine neşe içinde katıldılar. Ağır kapıyı usulca açıp bir kez daha uğursuz buldukları bu genç adama bakmaları, yaşlı, çirkin ve korkunç iki zebaninin Cehennem’in kapısını açıp içeri çağırması gibi etki yaptı üstünde. Sağ koluyla yüzünü kapatıp, zayıf gövdesini de ikiye bükerek ‘istemediğini’ belli etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üst kattaki 3 numaralı dairede kilolu ve kederli 40 yaşlarında bir kadın zekâ özürlü oğluyla beraber kalmaktaydı. Çam ağacı süslüyorlardı. Çocuğun usandırıcı tek zevki buydu, yılbaşından beri. Babası ve kız kardeşi de vardı o güzel yılbaşı akşamında. Şimdi biri işte, biri okuldaydı. Kadın bir sigara yakıp, parlak toplardan birini daha oğluna uzattı. Çocuk hiç bozulmayacak neşesinin yüzündeki tuhaf yansımasıyla bir kahkaha daha atıp parlak topu büyük bir keyifle olması gereken yere taktı. İyice ustalaşmıştı artık. Kederli ve kilolu kadın sigaradan kederli bir nefes daha çekip, şu an başka bir yerde, daha ince ve narin bir gövdeyle, yakışıklı bir adamın kollarında dans ettiğini düşlüyordu. Gözünün önündeki özürlü çocuk, bu hayale batırılmış iri bir kıymık gibi durdukça, her hayali sakat ve eksik olacaktı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahramanımız şimdi 3 numaralı dairenin önündeydi ve serin karanlığın keyfini çıkartıyordu. 7 dakika daha otomatik yanmadı. Bu 7 dakikaya binlerce kelimelik düşler, düşünceler sığdıran genç adam, çömelip dayandığı 3 numaralı kapının açılmasıyla kendini eşikte buldu. Çizgiyi geçti mi, geçmedi mi kararsızlığı bir kenara, bu komik devriliş olacaklar için yeteri kadar komiklik taşımayı beceremeyecekti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kahkaha zekâ özürlü çocuktan geldi. Koluyla yerdeki kahramanımızı gösterirken, elinden düşen parlak top da kapıya kadar yuvarlanmıştı. Anne elindeki sigarayı bırakmadan kapıya kadar yürüyüp, düştüğü yerden gözlerini koluyla kapatan gencimizi süzdü bir süre. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genç doğrulur ve dirseği ile gözlerini kapalı tuttuğu halde, cebinden bir kağıdı odanın ortasına doğru fırlatıp kaçar. Kadın kağıdı yerden alıp okumaya başlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***********************************&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık 200 yıldır Cumartesi geceleri eğlenmek için seçilir olmuşken, onun bunu umursamaması akıl alır bir şey değildi. Hummalı bir hastanın ölümüne yakın yaşama coşkusuyla dolmasına benzer bir ruh haliyle romanının 1678. sayfasını bitirmeye çalışıyordu. Aklındakileri unutmamak için, içinden de kendine küfürler savurarak kafasındakileri birbirine eklemlemeye çalışıyor, bunu yaparken de bunları okuyacak olanların kendi hakkında ne düşüneceklerini çok merak ediyordu. Bu hiç gerçekleşmeyecek olan çocuksu düşünü bir kenara bırakıp son yazdığı sayfaya göz gezdirecek olsaydık şunları okuyor olacaktık:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölüm 41: Şüphenin Labirentinde Gönüllü Kalıcılık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Arnold Layne” dinliyorlardı. Zaman hiç geçmesin istiyorlardı. “Çamurlu çukura düşmüş yaralı tavşanı çıkarmak için” dedi Z., “Dışarı çıkmalıyım”. Kendilerinde değillerdi. Yalpalayarak dış kapıya yürüdü. Sürekli içmenin monotonluğunda çırpınan kelebek kurtulup kanatlanabilseydi sırtında onu da taşıyacaktı, mutluluk fışkıran topraklara. Kapı içerden kitliydi ve yandaki kanepede yatmakta olan M., “Kapılar hep kitlidir bu durumlarda, manevi yolculuğumuza sekte vurmasın diye fiziksel varlığımız, bunu bilmiyor musun Z?” dedi. Tekrar dalarken uykuya, elinden düşen yarısı yenmiş uykuluğun eşliğinde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Z duvardaki asil at resmine bakıp ağlamaya başladı birden. Avuçlarının içini resmin yanlarına yaslayıp atın gözlerinin içine baka baka, labirentteki isteksiz fareler gibi, çıkamayacağını bile bile, çırpınmanın hayatta olduğunun ispatı anlamına geldiğini kendine zorla kabul ettirerek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de romanı çok önce bitmişti de, tepeleme yazmaya devam ediyordu. Yeteneksizliğini ısrarla dövüp, dıştaki o çelik zarı, yaratıcılığı ile arasındaki demir perdeleri yırtarak kendiyle buluşmak için. Bu körleme iyimser kahredici çabanın karşılıksız kalmasını aklının ucuna dahi getirmeden yazmak. Bu duygudan uzaklaşmak için olabildiğince anlamsız şeyleri birleştirmek. Ondan bahsetmek, onun acıklı halinden, yazdıklarından alıntılar yapmak, bu satırların yazarının da acımasız, alçak ve en az onun kadar yeteneksiz olduğu anlamına da geliyor olabilir miydi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ondan daha çokça bahsedecek olmamız, bu kısır, yavan serüvende kendinizi yalnız ve sıkıntılı hissetmeniz dışında size ne katacak bilinemezken, bunu umursamaz bir şekilde masadan kalktı. Tıpkı bizim gibi O da izlendiğini, yaptığı her şeyin bilindiğini bilmiyordu. Üzerimizde küçümseyici gülümsemeler uçuşurken bundan daha fazla bahsetmek gülünçlüğümüzü arttırmaktan başka bir işe yaramazdı. Bu durumda bu satırların yazarı O ve siz okuyucular arasında bir köprü görevi görme işine gönüllü soyunmuşken, böyle tökezletici ve şevk kırıcı durumlara karşı hazırlıklıydı ve kendinizi güvende hissetmeniz için elinden gelen her şeyi yapmaya hazırdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanı artık ele avuca gelmez olmuş, haşarı bir genç gibi aklının dikine gidiyor, yazarımız yazarken kendini bambaşka yerlerde buluyordu. Bunun ona aynı zamanda tuhaf bir haz verdiğini, yaratıcılığının çeperlerinin genişlediğini sandığını söyleyebiliriz. Zamanınızı ayırmaya değmeyecek bir şey üzerinde aylarca uğraşıyor olması –yaklaşık 20 ay- azıcık da olsa okunmayı hak ettiği anlamına gelir miydi? Şeytan ne kadar masum olabilirse bu soru da o kadar masumane olabilir denilebilir mi? Bu küçük ricamı kırmayacağınızı düşünmek isterim şu ana kadar ki tanışıklığımızın hatrına. Evet, haklısınız; yazdıklarından bolca alıntı yapacağım fikirlerinizin olgunlaşması adına. Samimi işbirliğimizin meyve vereceğini haşarı bir çocuk iyimserliği ile ümit ederken, şu an uyumakta olan yazarımızın müsveddelerini toparlamak için aranızdan ayrılıyorum geçici olarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yırtıcı yanım, kalanımı parçalamak, ölü olarak ele geçirmek ve ümitsizce bir çabayla medeni yenilenmeye gitmek için sabırsızlanıyordu. Cennetin hizmetçileri için de eşitlik! Efendi köle birbirinin içinde eriyip bütünleştiğinde ancak, sisteme müdahale etmek vahşetine katlanabilir ancak.” Z sayıklama ile sabuklama arasında koşaduran, ikisi de birbirinden önemliymiş gibi görünürken, vardığı yerden pişman olup, derin bir kederle, terlemeyle, tekinsiz bir pişmanlıkla öbür yere meyleden bir amok koşucusu kadar uğursuz ve acınası halde görünüyordu. Su bulunabilir miydi? Öğle treni ile gelecek kişi, beklenen yerin kuru, çorak toprağına çöken Temmuz sıcağının da etkisiyle nefret edilen birine dönüşmüş diyebilirdik. Ne kadar masum ve sevimli olsa da, bu ihtimali barındırsa da, şu an bu ter fışkıran yerde onu sıkıntıyla beklemek, hayatın ortalama değerini eksilten geçmeyecekmiş gibi gelen anı yaşamak, beklenen kişi için talihsiz bir durumdu elbette. Tam da polis şefi emekli olup silahını teslim ettiği gün, öğle treni ile gelecek olan belalısı beklemeyi istemek adamlarına düşerdi. Şef son gününü resmi olarak doldurmadığı için gitmek ya da kaçmak istemedi. Silahını geri alıp beline taktı. Korkuyla terlemesi, çektiği sırt ağrısına eklenen minik acılar ve karanlık düşüncelerin birleşiminden doğan şirince büyüklük; sırtındaki bu koca yük. Belki de ölmek, öldürülmek, sırtındaki koca yükten kurtulup huzur içinde birkaç saniye de olsa gökyüzünü seyredip dünyaya veda etmek istiyordu. Bu duygularla üstündeki tüm kahramanlık kisvesini nefretle fırlatıp atarak, silahını da tekrar geri vererek neşeyle istasyona doğru yürümeye başladı. Pazar günü için fazla hızlıydı. Zaman ağır ağır akarken, tere, toza, kire, sıcağa bulaşmışken bu nedensiz coşku, tüm yeknesak duruşlarıyla seyredenlerin belleklerinde angarya bir meraka yol açıyor, bu da yürümekte olan şefimize haklı bir gurur veriyordu. Beklenen kişi adamları tarafından karşılanmayı beklerken şefin de oraya kadar gelmesi şaşkınlık yarattı istasyonda da. Beklenenin adamlarından biri tabancasını çıkardığında engelledi hemen, daha tecrübeli olan beriki. Tren, sıcağın ağırlaştırıp diz seviyesine çektiği çekilmez zam-anı yararak ağırca girdi istasyona. İnenler mutlu gözüküyorlardı. Biraz sonra onlar da bu kasabada yaşayanlar gibi zombi olacaklardı, bu kasabada yaşadıkları süre boyunca. Beklenen kişi trenin penceresinden gördü hasmını/şefi. Gülümseyerek yaklaştı iyice şef beklenenin ineceği basamaklara. Beklenen bu tuhaf duruma şaşırdı önce ve adamlarına sakin olmalarını teskin eden bir el hareketi yaptı. Sarıldı şef beklenene. Hasmı affedilmeyi istediğini sandı önce sonra çabucak kavradı durumu. En az şef kadar zekiydi. Şefe aynı onun gülümsediği gibi gülümserken “Bu kadar kolay olmayacak” dedi. Suratı asıldı şefin. Bütün kurmacaları sessizce yıkılıp beyninin derinliklerinde, tüm neşeyi, taze ümitleri, boy vermeye başlayan huzuru toz duman içinde bıraktı. Beklenen kişi adamları arkasında olduğu halde az uzaklaşmış olduğu yerden şefe dönüp, tüm olanları anlamışçasına bir kahkaha attı. Adamları da ona katıldı peşi sıra, yalakalık ve düzen adına. Ama patronları kadar olaya vakıf olmadıklarından pek bir sırıttı bu gülünç kahkahaları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;******************************************&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıryolu boyunca gelincikler açmış kıpkızıl. Mayıs, öğle ılık rüzgârı ensesinden sırtına doluyor. Ürperiyor genç adam. Elinde piknik sepeti duruyor bir an kıryolunda. Renk renk kelebek, tomurcuklanmış meyve ağaçları, canlı yeşil otlar ve aralarına serpiştirilmiş kızıl gelincikler. Olduğu yerde gözünün yettiğince etrafını tarıyor. Elini atıyor sonra piknik sepetine. Güzel bir kız fotoğrafı, vesikalık, şirin çerçeveli. Eli değince gözü de değiyor fotoğrafa peşi sıra. Gözünde bir damla yaş. Mayıs’ın güneşiyle yansıyor yeryüzüne. İşaret parmağıyla fotoğrafı okşamayı kesip, daha alttaki şarap şişesini çekip alıyor, kısa çöpü çekenin hüznü ve öncelediği heyecanının karışımıyla. Kafasına dikerken şarabı, gözü de güneşte. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarılanmış kıryolu yarılanmış şarap eşliğinde önünde, ardında seriliyken yürümeyi kesiyor. Az ötede bir güzel ağaç; en az gölgesi kadar gerçek. Çöküyor altına ağacın. Sepetin içinden örtüyü alıp seriyor. Peşinden sigara paketinden bir Uzun 2000 çekip keyifle yakıyor. Ucuz şaraptan bir fırt daha alıp sepetin içine, kızın fotoğrafına bakıyor. Şirin çerçeveli fotoğrafı usulca çıkarıp karşısına, azıcık engebeli toprağın küçücük tepeli bir yerinin üstüne yerleştiriyor. Renk renk kelebek, tomurcuklanmış meyve ağaçları, canlı yeşil otlar ve aralarına serpiştirilmiş kızıl gelincikler. Havlu peçeteye sarılmış yarım ekmek; içinde zeytin domates. Şarabı, sigarası eşliğinde, fotoğrafa baka baka yiyor. “Demiştin ya sen” diyor, “her şeye rağmen yaşa. Her şeye rağmen yaşıyorum işte. Kaçabildiğim yere kadar kaçıyorum. Yeryüzünün bana hayatı duyumsattığı yere kadar ve sanırım bundan ötesi yok kaçabileceğim. Kıryolunun yarısında piknik sepetimin ağırlığıyla örtümü serdim. Hayatımın, geçmişimin sofrasında son öğle yemeğimi de yedim. Şimdi sofrayı, hayatı toplama zamanı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözyaşını silip, şarabını bitiriyor gözü kızın fotoğrafındayken. Sepetine atıyor elini bir kez daha. En dipte, en karanlık köşedeki soğuk çelik parmaklarına değince ürperiyor. Tabancayı kavrayıp günışığına çıkarıyor. Renk renk kelebek, tomurcuklanmış meyve ağaçları, canlı yeşil otlar ve aralarına serpiştirilmiş kızıl gelincikler. Kıza bakmayı sürdürürken tabancayı tutan kolu hareketleniyor. Namlunun ucuyla yumuşak toprağı eşeleyip bir mezar/yuva yapıyor kızın vesikalığına. Gömüyor fotoğrafı ve peşi sıra tabancayı da. İşi bitince bir sigara daha yakıyor. Kıpırdamadan seyrediyor etrafını, sesleri dinliyor. O an kimsenin aklında değil. Akrabaları, arkadaşları, aşkları, sanal dostları. Her gözden, her gönülden uzakta, kıryolunda. Kalkıp yürümeyi sürdürüyor kıryolu boyunca. Ve son eylemini geri aldı; oynatıcıdaki “geri” tuşuna basan titreyen bir parmağın pişmanlığıyla. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taşrada zaman ağır akar. Usta bir cellatın çıt çıkarmadan boynunu alması gibi kurbanının, zaman da sessizce emer özünü yaşamın, yeşilliğin ve gülümseyen çocuk saflığının. Evrenin akan kanıdır zaman. Son damlası pıhtılaşacak derler ve duracak. Ama ne önemi var şu an. İrun demiryolunu kesecek şekilde yattığında aklından geçenler bunlardı ve muhtemelen az sonra geçecek tren bedenini parçalarken, ray çeliğinin soğuğuna yasladığı boynu da tuhaf bir ürperti salgılıyordu, zaman adına düşüncelere dalmışken tam da zamansızca. Demiryolu yaklaşık bir metre yukardaydı zeminden; yığma toprağın üstüne yerleştirilmişti demiryolu işçileri tarafından. Yıllar önce bu emeklerinin karşılığını almışlar ve bu rayları unutmuş olmalıydılar çoktan. İrun hasır sepetini zemine, başı kopup yuvarlandığı zaman içine düşecek şekilde yerleştirmişti. Taşralı kız İvles gözü yaşlı beklemekteydi çalıların ardında olacakları. O’nu ikna etmesi çok zor olmuştu İrun’un. Ama olması gereken de buydu belki de. Hasır sepete düşecek baş, olacak İvles’e arkadaş” şeklinde bir tekerleme bile uydurmuşlardı. Olacakların korkunçluğunu bir hayli sulandıran ve dudaklarda tatlı bir tebessümünün yayılmasına yol açan ya da açacak olan bu tekerlemenin şirinliği aynı zaman da biraz da korkunçtu. Çünkü “olacakların korkunçluğu”nu kardeş payı şeklinde bölüşmüştü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tren’in gelmesine 12 dakika vardı ve İrun gökyüzünü seyrederken aklından geçenleri bilebilmek için bütün servetini vermeye hazır para babaları da vardı kompartımanın “buisness class” bölümünde. Tuhaf değildi bu dededen aristokrattılar ve paraları olduğu kadar kültürleri de kabarıktı. Bu tuhaf kabarıklık çoğu kere de kendilerini kötü durumlara düşürmüyor da değildi ama olurdu o kadar. Ve kültürün, sıra dışılığın kokusunu alan ve  bir av köpeği gibi onları kaynağına taşıyan adamları da vardı ve işlerinden biri gencimizin yattığı rayların yanındaydı. Haber çabucak ulaştırıldı para ve kültür babalarına. Tren’i durdurup bu “olacakların korkunçluğu”nu engellemeliler miydi, yoksa her şeyi olduğu gibi kabul edip kendilerine bir kültür harmanı mı devşirmeliydiler? Danışmanları da vardı hazırda ve seçim için çok kısa bir sürede karar vermeleri gerekiyordu. Bu paragrafın son cümlesi “bu” olduğu için bunu hiç öğrenemeyeceğimiz ortada ve bu cümleyi elimden geldiği kadar uzatmaya çalışmama rağmen bilemeyeceğiz belli ki ve dilbilgisi kurallarını hiçe saymayı göze almama rağmen yine de…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tren göründü. İvles gözlerini kapadı, İrun da kapadı. Son gördüğü şey kızıl gökyüzünü örten tuhaf bir karanlık oldu. Büyük bir gürültüyle çöktü üstüne ve basarak hayallerinin üstüne, zamanı işlevselleştirdi. İvles trenin uzaklaştığını kulaklarına onaylattıktan sonra koşarak hasır sepetin yanına geldi. Beş parmak kanın içinde güzel bir baş kendine gülümsüyordu. Tepesine çöken bu karabasandan sonra İrun da gördüğü sevgilisinin siması hep aklında, sıcacık son nefesini saldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıryolundan gelen adam, demiryoluyla kesişen yerinde kıryolunun, durdu. Demiryolunu takip etmeye başladı. Az ötede fazlasıyla kan gördü ve sonra başsız, parçalanmış bir beden, az aşağısında bir hasır sepet başında ağlayan bir genç kız. Yanlarına vardı. Sepette sonsuz bir mutlulukla bakan gencin güzel yüzünü gördü. İçi tuhaf bir mutlulukla doldu. Ölmek için müthiş bir istek duydu içinde. Kız ağlamaklı adamın yüzüne baktı. Elini uzattı adam, kızı kaldırdı. Sepeti koluna taktı kız. Adamımızın kolunda da piknik sepeti vardı. Kızın kolundaki bol kanlı hasır sepetten kan damlaya damlaya, Hansel ve Gretel gibi iz bırakarak tren yolundan da, kıryolundan da çıktılar. Başka bir yön çizdiler kendilerine. Ormanın derinliklerine doğru, güneşin ve mutluluğun girmekte zorlandığı daha bilgece bir yere doğru yürüdüler. Orada onları korku, ümitsizlik, keder ve sonunda da ölüm bekliyordu ama onlar buna hazırlıklı ve istekliydiler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam piknik için tecrübeli sayılırdı artık. Güzelce açtı çarşafı. Kızın fotoğrafı, yiyecekler, şarap güzelce yerleştirildi. Kız da sevgilisinin kellesini usulca, incitmekten korkarak hasır sepetinden çıkardı. Karşısına, kendine bakacak şekilde yerleştirdi. Kayıplarının birleşiminden doğan yeni eksiklik duygusu, yeni birlikteliğin etkisiyle başkalaşım geçirdi. Havaya tuhaf bir neşe keder karışımı bir sıcak dalga yayıldı. Havayı kokladı adam ve peşi sıra kız da aynı etkiyi hissetti. Karşılıklı gülümsediler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük teybini çıkardı adam. Önce Erkan Oğur’dan “Derdim Çoktur Hangisine Yanayım” çaldı, peşinden Death’den “The Philosopher” ve yine Death’den “Symbolic” çalıyordu ki, adam tuhaf gülümsemesini hiç bozmadan, kızın yüzünde yansıyan, tabancasını çıkarıp alnına dayayarak birden ateşleyiverdi. Parça hala çalıyordu. Kız kesik bir çığlık atıp adamın yattığı yere iyice yanaştı. Zorlukla fısıldadı adam: “Seni bir kez canlı gördüm ya, bu bana yetti” dedi ve son nefesi sıcak ve huzurlu kan eşliğinde akciğerlerinden boşaldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alışmıştı kız artık ölümlere. Gözyaşını silip doğruldu. Adamın elindeki kızın fotoğrafına bakıp gülümsedi. Bu gülümsemedeki kararlılık ona ömür boyu yetecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostoyevski :  http://www.dusle.com/icerik/index.php?p=61&amp;kt=2&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2311112754694186550-2425328191056048757?l=kalemoynatanileayoynatannbulutuuyer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemoynatanileayoynatannbulutuuyer.blogspot.com/feeds/2425328191056048757/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2311112754694186550&amp;postID=2425328191056048757' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2311112754694186550/posts/default/2425328191056048757'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2311112754694186550/posts/default/2425328191056048757'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemoynatanileayoynatannbulutuuyer.blogspot.com/2009/06/kiryolu.html' title='KIRYOLU'/><author><name>hegel</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08156354658946487456</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_o1pXhsq9nXI/TSv8WOpq81I/AAAAAAAAANs/5dXShnK7gEw/S220/forcrt.bmp'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2311112754694186550.post-2808358380974424784</id><published>2009-06-14T08:32:00.000-07:00</published><updated>2009-06-14T08:35:21.236-07:00</updated><title type='text'>PARABOL</title><content type='html'>Dünyanın en zengin adamlarından biriydi. Kendi gökdeleninin çatısına çıktığında, asfaltta kendi tuttuğu otuza yakın kiralık katil kendine bakıyordu. Yanındaki iri otuza yakın, içi para dolu çuvalları tek tek aşağı atmaya başladı. Her bir katil işine düşkün, sözlerine güvenilir, erdemli kişilerdi. İşi yapmadan parayı almaları söz konusu olamazdı. Üç dört katil çuvallara göz kulak olmak için aşağıda kalırken, kalanlar koşarak binaya daldılar. Zengin adam aşağı atlamadan bu işi kendileri bitirmek zorundaydı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam bir sigara yakıp dumanını keyifle savurdu, bulutlara yakın olduğu bu zirvede. Soğuktu da ve iliklerine işleyen rüzgâr kendini hem titretiyor hem de sallıyordu. Tutunmasa hemencecik düşecekti.        &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katillerin bir kısmı asansörle, kalan kısmı son hızla merdivenlerden ulaşmaya çalışıyorlardı çatıya. Merdivenlerden çıkan katillerden biri çok yorulup pes etti. Merdivenlere çömelip cebinden bir vesikalık fotoğraf çıkardı. Yıllar önce öldürülmüş oğlu ve karısına baktı hüzünle. Ölümlerinden sorumlu olan adam şu an çatıdaydı ve bu işi yapmayı en çok o istiyor ve hak ediyordu. Parayı umursadığı yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süre daha dinlenip merdivenlerde katil, doğruldu. Düşündü ve hızla aşağı inmeye başladı ve bu çok daha kısa sürdü. Aşağıdaydı şimdi ve zengin adamın aşağı düşüşünü görmek istiyordu. Arabasına doğru sabırla yürüyüp bagajdan beysbol sopasını alıp geri döndü. Hayatının atışını yapmak için sabırsızlanıyordu. Düşündüğü, zenginin yere çakılmasına bir metre kala, kafasını havadayken yapacağı vuruşla parçalamaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O esnada bir helikopter göründü bulutların arasında. Tam da katiller çatıya iyice yaklaşmışken, zengin adamı helikoptere alıp havalandılar. “Bu iş o kadar kolay olmayacak, parayı hak etmeniz gerekir” diye bağırıp, alaycı bir gülümseme ile helikopterin kapısını kapattı zengin adam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------------------------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kardanadam’ın gözlerini kızgın demirle dağlarken delinin biri, birkaç çocuk yanına yaklaşıp alaycı gözlerle sordular: ”Kör ettin kardanadamı dayı. Yakıştı mı sana?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevapladı dayı: “Aksine gözlerinin feri gitmişti, geri verdim ona. Bakın gülümsüyor bize.” Peşinden kardanadamın yüzüne oturtulmuş havucun altına, elindeki kızgın demirle bir yay çizdi, gülen ağız şeklinde. Zorla gülümsermiş gibi hüzünle bakıyordu şimdi kardanadam, dağlanmış göz çukurlarında bir varlık sorunsalı eşliğinde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilge deli, bir kahkaha atıp, bir anda çekip çıkararak kardanadamın yüzündeki havucu ısırıverdi yarısına kadar. Yine aynı tuhaf kahkahayla havucun kalanını yerine geri takıp sözlerini tamamladı: “Burnu çok uzundu. Yüzünde devamlı yalancı ve yabancı bir bakış, pinokyoyu anımsatıyordu. Şimdi bize benzedi işte. Size, bana, insana.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşıki binaların birinde, pencere kenarında yaşlı bir adam, elinde dürbünlü tüfeği ile tüm olanları görmüş ve duymuş bir şekilde nişan aldı kardanadamın kafasına önce. Sonra birden hedefi değiştirip hala o tuhaf kahkahasını atan adama nişanladı ve tetiği çekiverdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafası dağılan adamın beyninin parçaları, fışkıran kan ile beraber etrafa dağıldı. Ilık kan, kardanadamı hızla eritmeye başladı. Kardanadam'ın tepesinin ortasına fışkırıp birikmeye başlayan ılık kan, gövdeye doğru tuhaf ve hüzünlü bir çukur açarken, yarısı ısırılmış havuç da erimenin etkisiyle düşüverdi. Düşen havuçun altındaki gülümseme görüntüsünü veren derin yay, bir süre daha dayandı ve o da peşinden kızıla boyanıp yere aktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------------------------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mermerin el kalitelisi. Pürüzsüz, kaygan, muhteşem renkler, o deli sertlik, titreten soğukluk. Odalardan birine özellikle döşenmiş. Üzerinde uyuduğunu söylediler, yoğun bakıma getirdiklerinde. Tırnaklarını geçirmeye çalışmış birinci sınıf mermere, gelmemek için. Zorla söküp almışlar. Hastalıktan, açlıktan ölmek üzereymiş. Hala titriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün işini mermerin üstünde görüyormuş. Odanın içinde bile yürüyerek değil, sürünerek geziyormuş, bütün bedeni ile mermeri hissedebilmek için. Genç kız duygusallığına yormak gerekir belki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hala titriyor. Yakınlarda ölmüş annesini sayıklıyor. Ateşi de var. İç organlarını kurtarmaya çalışıyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teyzesi geldi az önce. Annesinin mezarından bahsetti, yakınlardaymış. Tuhaf bir merakla oraya gitmeye karar verdim. Aklıma gelen şey doğru mu acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çılgınca, pek çılgınca! Dehşet verici bir düşünce, ürkütücü bir istek. Annesinin mezar taşının mermeri ile üstünde süründüğü mermer aynı tip mermer. Ve amacı o mermer üstünde sürünüp ölerek, mermerden toprağa süzülerek mermerin toprağına kavuşmak. Tıpkı annesinin mermerden mezar taşının toprağı altında yatması gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;******************************************************************************&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jungfrukällan (1960) (The Virgin Spring) – Yön:Ingmar BERGMAN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;13. yüzyılda Hıristiyanlığın henüz kırsala ulaşamadığı zamanlar. Soylular bu inancı benimsemişken, kırsalda hüküm süren paganizm. Saflığın sembolü soylu bir ailenin genç kızı kiliseye mum götürmek üzere yola çıkar. Uzun yolculuğunda geçeceği ormanda onu neler beklemektedir? Her şeye hükmeden güçlü Tanrı’nın dinine sarılmak onu tehlikelerden koruyacak mıdır? Hıristiyanlıkları koyulaştıkça, doğanın doğal dini paganizmden bilmeden arınmaları ve ayrılmaları üzerine, Tanrı Odin tarafından cezalandırılacaklar mıdır? Diğer taraftan, Tanrı Odin’in Pagan kulları her şeyi hafife alarak, daha özgür bir din önermesi mi getirmektedirler? Ya da Tanrı Odin’in onlar için hazırladığı, olması gereken sona doğru mu ilerlemektedirler? Tanrılar, dinler işbirliği yapmış olabilir mi? Ya da her Tanrı, kendi kullarını diğer Tanrı'ların kullarıyla mı sınıyor?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2311112754694186550-2808358380974424784?l=kalemoynatanileayoynatannbulutuuyer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemoynatanileayoynatannbulutuuyer.blogspot.com/feeds/2808358380974424784/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2311112754694186550&amp;postID=2808358380974424784' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2311112754694186550/posts/default/2808358380974424784'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2311112754694186550/posts/default/2808358380974424784'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemoynatanileayoynatannbulutuuyer.blogspot.com/2009/06/parabol.html' title='PARABOL'/><author><name>hegel</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08156354658946487456</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_o1pXhsq9nXI/TSv8WOpq81I/AAAAAAAAANs/5dXShnK7gEw/S220/forcrt.bmp'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2311112754694186550.post-8413039261536688544</id><published>2008-12-16T05:35:00.000-08:00</published><updated>2008-12-16T06:26:12.665-08:00</updated><title type='text'>SAKALLI SEVGİLİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_o1pXhsq9nXI/SUe6cZp2RcI/AAAAAAAAAIo/fM9rO38zY0M/s1600-h/pinnnk.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 300px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5280394085200709058" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_o1pXhsq9nXI/SUe6cZp2RcI/AAAAAAAAAIo/fM9rO38zY0M/s400/pinnnk.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#ffcc99;"&gt;Helikopter pervanesine kaptırdığım işaret parmağımı ve yüzük parmağımı getiremezsem hiç evlenemeyeceğimi ve hiç tahtaya kalkmak için parmak kaldıramayacağımı söyledi doktor. Umursamadım. Sağlık Ocağında 161 numarayı almıştım ve 93 dakika sıranın bana gelmesini beklemiştim. Koca bir hiç için! Odadan çıkıp bir numara daha aldım. Başka bir doktorda şansımı denemek istiyordum. Bekleme salonundaki koltukların hepsi ihtiyarlar tarafından doldurulmuştu. Çoğunun bir sıkıntısı yok gibi görünüyordu. Yaşlandıklarını kabul edemiyorlardı belki de. 298 numarayı almıştım bu sefer ve önümde 73 kişi daha vardı. Doktor sayısı 4’dü. İhtiyarların çoğu ilaç yazdırdığından çok da beklemeyecektim. Ama kayıp parmaklarımı bulmamı söylerse diğer bir doktor da, yapacak bir şeyim olmayacaktı. 300’de numara bitmişti ve hala akın akın ihtiyar yağıyordu sanki gökyüzünden sağlık ocağına. Birini numaramı çalmaya çalışırken yakaladım. Yalvaran gözlerle bana baktı: ‘’Çok, çok uzun yaşamam için bu numaraya ihtiyacım var’’ dedi. Numaramı verdim ve yeni aldığım Apocalypse Now (Redux) DVD’sini de uzattım peşi sıra. DVD ile ilgilenmedi ve ben de dışarı çıktım sevgili. Oysa Redux olduğundan, kurguda çıkarılmış 50 dakikanın da eklendiğini ballandıra ballandıra anlatmama rağmen ikna olmadı. ‘’Ballantines viskiye, baldıran zehiri atıp ballandırsaydın ikna olurdum belki’’ diye içinden geçirmiş olabilir mi sevgili?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yürürken sırf sana benziyor diye hapşıran bir kıza ‘’çok yaşa’’ dedim. Gülümsedi. ‘’İstersen bir kahve içelim’’ dedi. İşlerin bu kadar çabuk gerçekleşmesi kitabımda yazmıyordu sevgili ve sen vardın. Gözlerimin içine içine bakıp, ‘’O benim’’ dedi. İnanmışım sevgili. Kahve içerken kendime geldim ve sırf sana benziyor diye yanaklarını okşadım. Kahveler bitince kız itiraf etti: ‘’Sırf eski sevdiğime benziyorsun diye buradayım. Ben de bir kaybedenim.’’ Söyledikleri kalbime dokunmuştu sevgili. O sen olabilir miydin? Sen de benim gibi, bana benzeyen birine ihtiyaç duyabilir miydin? O sen miydin sevgili? Daldığımı görünce fısıldadı: ‘’ Eternal Sunshine Off The Spotless Mind’’&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#ffcc99;"&gt;Koşarcasına kaçtım oradan sevgili. Senin bir oyuncak ayı olduğunu itiraf edemedim. Yine de kendimle çelişkiye düşmekte çok iyi olduğumdan ve bundan sahte bir gurur da duyduğumdan sevgili, varlığının cinsi hakkında bir an şüpheye düşmedim değil. Ama şu an eminim: Sen bir oyuncak ayısın benim için sevgili. Bulunduğum yerden, koşarak çıktığım pastaneye baktım. Kalktığım masanın üstünde bir oyuncak ayı yatmaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#ffcc99;"&gt;Soğuktu ve yağmur çiseliyordu. Kırmızı ışıkta durup gökyüzüne büyük bir karamsarlıkla baktım. Kara-gri gökyüzü ahmakıslatanını da göndermekte gecikmedi sevgili. Şu an burada olsaydın, yanımda benimle ağır adımlarla yağmura aldırmadan yürüseydin, tüylerin yapış yapış olurdu sevgili. Üzerinde sigara söndürdüğüm zamanlar oldu biliyorum ve özür diliyorum. Kırılmış kül tabağının da suça ortak olmasıyla suçluluk duygum biraz olsun azalıyor. Hala kırmızı yanıyordu ve bir araba iyice yanıma yanaştı. Beklediğim kişiydi. Evine gittik. Gizemli çantasını açtığında her kalibreden silah vardı. Uzun namlulu bir 45’lik seçip, ‘Silahlara Veda’dan bir pasaj okudum. Eleman etkilenip fiyatta oldukça aşağı indi. Elinde başka şeylerde vardı ama ilgilenmedim sevgili. Silahı belime takıp bir 2000 uzattım. Keyifle sigaralarımızı tüttürüp çıktık.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;Minyatürk’ü kana bulamak isteyen 6 cüce terörist etkisiz hale getirilmiş sevgili. Tavuk yakalar gibi yakalamışlar her birini. İçlerinden biri sarışın bombaymış. Saçlarından yakalanmak istenirken kafasındakinin peruk olduğu ortaya çıkmış. Aslında bir canlı bombaymış. Tam kendini patlatacakken tutup denize fırlatmışlar. Havada infilak etmiş sevgili.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc6600;"&gt;Sıralı ikililer ve üçlülerden sonra sıranın sana gelmesine gücendiğini söylüyor kuşlar. Yağmurda, nehir kıyısına kurulmuş bir sınır karakolunda unuttum seni sevgili. Komutanlar bombalarla moleküllerine ayrıştırıldıklarından, kumanda bendeydi sevgili. Kumandanın bende olması demek tam bir kaos demekti sevgili, bilirsin Proudhon ve Kropotkin hastasıydım bir zamanlar. Yanmış ve düşmüş helikopterler getirdi haberini sevgili; demir kuşlar onlar. Senden bir parça daha aradım kokpitte ama nafile. İşte o an durmakta olan pervaneye kaptırdım iki parmağımı. Ve yıllar sonra bir sağlık ocağında senin ve parmaklarımın peşindeyim. Abesle iştigal etmekteyim.&lt;br /&gt;Beyaz zemci, Cemzi.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#996633;"&gt;DİP NOT: Etin yağını, sinirini ayırdığınız gibi yazının da romantik kısımlarını ayırırsanız tadından yenmez olur. Vejetaryenim ben diyorsanız, komik kısımlarını ayırırsanız taze domates ve marul tadı alırsınız.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;************************************************************************************&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yazan ve yöneten Fırat Konuşlu (KEzzAP) oynayan Bilal Bay (payitaht) kurgu Bilal Bay Fırat Konuşlu&lt;br /&gt;Şan; kendi intihar görüntülerini internet aracılığıyla yayınlayarak şöhret olmak isteyen bir gencin psikolojisini, “gerçeklik ve kurgu” algıları üzerinden anlatmaya çalışıyor.&lt;br /&gt;Filmin Youtube Linki: &lt;a target="_blank" href="http://www.youtube.com/watch?v=vMOgd9Nl7Uw"&gt;http://www.youtube.com/watch?v=vMOgd9Nl7Uw&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2311112754694186550-8413039261536688544?l=kalemoynatanileayoynatannbulutuuyer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemoynatanileayoynatannbulutuuyer.blogspot.com/feeds/8413039261536688544/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2311112754694186550&amp;postID=8413039261536688544' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2311112754694186550/posts/default/8413039261536688544'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2311112754694186550/posts/default/8413039261536688544'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemoynatanileayoynatannbulutuuyer.blogspot.com/2008/12/sakalli-sevgili.html' title='SAKALLI SEVGİLİ'/><author><name>hegel</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08156354658946487456</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_o1pXhsq9nXI/TSv8WOpq81I/AAAAAAAAANs/5dXShnK7gEw/S220/forcrt.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_o1pXhsq9nXI/SUe6cZp2RcI/AAAAAAAAAIo/fM9rO38zY0M/s72-c/pinnnk.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2311112754694186550.post-5498305263017458829</id><published>2008-12-16T05:09:00.000-08:00</published><updated>2008-12-16T06:24:35.065-08:00</updated><title type='text'>DEIST</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_o1pXhsq9nXI/SUe6AGH9jrI/AAAAAAAAAIg/uCGtw794a1s/s1600-h/freaks.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 257px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5280393598921969330" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_o1pXhsq9nXI/SUe6AGH9jrI/AAAAAAAAAIg/uCGtw794a1s/s320/freaks.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;Scattered remains splattered brains&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Cennet'ten atılma, aslında sonsuzluktur: Demem o ki, Cennet'ten atılma geri dönüşsüzdür, yeryüzünde yaşamaktan kaçış yoktur, yine de eylemin sonsuzluğu, sürekli Cennet'te kalabilme umudumuzu yenilemekle yetinmez, aynı anda, belki de oradan hiç ayrılmadığımız anlamını da taşır; bunu bilsek de bilmesek de.” F. Kafka&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İç organlarını yokladı. Çimenli yumuşak toprağa düştüğünü anlayamazdı o an. Ayağa kalktı. Kuşlar vardı, sonra güneş, sıcak ve ağaçlar. Tekti. Bir kitabı okurken ki kadar tek ve yalnız ve mutlu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gerçek parçalanamaz ve bu yüzden kendini tanıma olanağından yoksundur; onu tanımak isteyen yalana dönüşmekten gayrsını yapamaz.” F. Kafka&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürgün. Araç trafiğindeki aksamalardan bunalanların atlamak için sıraya girdikleri korkunç yüksek kayalıklar. Sıraya girdi. Birbirlerinden cesaret alıyorlar ve kolayca kendilerini boşluğa bırakıverebiliyorlardı. Arkasında güzel bir kız devamlı ağlıyordu. “Arabamı yeni almıştım. Çok pahalı ve spor bir arabaydı. Şu an burada olmayı istemezdim.” Kıza sarıldı ve şunları fısıldadı: “ Sözcüklerin karmaşasından kurtuluş yolu: Eyleme geçilerek yok edilecek olanın sımsıkı tutulması gerekir; ufak parçalara bölünen dökülür gider, nedir, yok edilemez.”&lt;br /&gt;“Bu yaşamdan aldığımız mutluluklar, yaşamın kendi mutlulukları değildir, şu andakinden daha iyice bir yaşama ulaşma korkumuzdan.” F.Kafka&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;02:54’de kayda/kayalığa girdiler. 02 dakika, 54 saniye sürdü düşmeleri. İç organlarını yokladılar. Çimenli yumuşak toprağa düştüklerini anlayamazlardı o an. Ayağa kalktılar. Kuşlar vardı, sonra güneş, sıcak ve ağaçlar. Çifttiler. Bir kitabın iki yüzünü okurken ki kadar çift ve yalnız ve mutlu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcc99;"&gt;Takım yarı finale yükselince heyecanla pencereye fırlayıp silahını ateşledi. Karşı komşusu tüm olanları görmüş, az önce hükümet yetkililerinin bu konudaki, ''görürseniz ihbar edin'' telkinine uymaya karar vermişti. Heyecanla ona da bir kaç el ateş etti. Geride tanık bırakmamalıydı. İspiyoncu komşu içeri kaçmayı başardı. Silahı olan ise hızla giyinip karşı binaya, komşusuna uğramak için, içinde dayanılmaz bir istek duyuyordu o an.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#99ff99;"&gt;Arkalardan bir ses ''ayağına bas yenge, ayağına'' diye haykırır. Gelin, damat ve konuklar kederle birbirlerine bakarlar. Bu davetsiz, nikâh şekeri arsızı misafir, gelinin belden aşağısının olmadığını bilmemektedir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#99ffff;"&gt;SHOPPING TV 15:17:03&lt;br /&gt;Dangalak (tanıtımcı): Evet, elimizde bu Smith Wesson tabancalardan sadece 7 tane kaldı. Ele çok iyi oturan, insanın birilerini vurasını getiren bir silah. Bakın kafama sıkıyorum.&lt;br /&gt;CEHENNEM 18:43:55&lt;br /&gt;Zebani : Allah’ın salağı. Kendini vurdun, intihardan cehenneme düştün.&lt;br /&gt;Dangalak : Allah’ın salağı mı? Allah’ın kılıcı Ali gibi bir şey mi? Ama ama ben intihar etmedim ki, tanıtım yapıyordum, denerken şey etti.&lt;br /&gt;Zebani : Ney etti? Ürün süpermiş ki buradasın işte.&lt;br /&gt;Dangalak : Ama ama…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ccccff;"&gt;Sağlam dostlarımızı kırdığımızı, onlarla uzaklaştığımızı söylüyorsun. Biz içimiz kan ağlaya ağlaya Tanrı ile bile yollarımızı ayırmıştık. Artık bizi paklayacak hiçbir şey olmayacaktı. Bunu bile bile bu kalın, karanlık kitaplara gömüldük. Kendimizden intikam alırken, bunun farkına varamamak, vardığımızı kendimizden saklamak. Bütün birikmiş ümitsizliklerimizi aynı potada tuhaf bir umutla eritip, oradan kendimize tapınacağımız –helva mı?- bir Tanrı uğraşısına girişmemiz ne kadar da aptalcaydı. Ama biz soylu aptallardık.&lt;br /&gt;Kanım parkelerin birleştiği çizgilerden daha içerilere doğru sızıyordu. Yattığım yerden görüyordum. Parkelerden sonra betondan da aşağıya, alt kattaki ihtiyar çiftin huzurla ölümü bekledikleri oturma/ölme odasına, onlar o an oradayken, belki de kafalarına pıt pıt damlayacaktı. Bileklerimi kesmiştim ve belki de kanım, bütün canlılığıyla kalan ömrümü onlara devretme işlevi görecekti. Bunu bilselerdi ya da gerçek olsaydı, tavana gözlerini dikip, ağızlarını alabildiğince açarak, damlayacak her bir damlanın tadına bakacaklardı. Kan emmek ille de vampir olmak anlamına gelmezdi.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffccff;"&gt;‘‘Yazan biri, yalnızca anlaşılmak istemez ama tam da emin olarak anlaşılmamak için yazar. Bir kitabı kimse açık seçik bulmazsa, böyle bir kitaba kesinlikle karşı çıkılamaz: belki bu, yazarın kısmi niyetidir, ‘kimse’ tarafından anlaşılmak istememiştir. Kendisini iletmek istediği zaman her soylu tin ve beğeni de, kendi okuyucusunu seçer; onları seçerek ‘diğerleri’ni dışarıda bırakır.&lt;br /&gt;(Die Fröchliche Wissenschaft – Neşeli Bilim) F.NIETZSCHE&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;Kötü sümkürmüştüm. Lavabonun oldukça dışına giden bir parça. Aramalarımız akşama kadar sürdü. Hava kararınca meşalelerle, bütün kasaba aramaya çıkacaktık.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9966;"&gt;Yalnız değilim ben; sigaram, çayım, kitaplarım sonra filmlerim. Bana çeşitli oyunlar oynayan, gerçeklikle alt benliğim arasında kaskatı kalın duvarlar ören beynim. Sigarayı bırakmayı düşündüm ama sigaram ve çayım ayrılmaları imkânsız iki kardeş gibiler. Onları ayırmaya dayanamam. ‘Sophie’nin Seçimi’ gibi olur sonra.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33ffff;"&gt;Korku ve dehşet yüzümden okunuyordu. Bütün bedenim titreyerek ittirdiğim, hastanenin aynalı kapısında kendimi gördüğümde. Askerde bütün aynaların üst kısmında ‘kılığını düzelt’ yazardı. O an hatırlayınca acıyla güldüm. Danışmaya kadar yalpalayarak varabildiğimde son sözlerim, ‘‘bellek kanaması, yardım edin’’ olmuş. Kendime geldiğimde tepemde bir serum, yatıyordum. Odada 6 kişiydik. Yanımdaki yatakta Sartre okuyan ihtiyar Sartre’a ne kadar da benziyordu. ‘‘Şaşırma, 0 zaten benim’’ dedi. Kanamam devam ediyor olmalıydı. Serum şişesine baktım, ispirto rengindeydi ve üzerinde ‘titre ve kendine gel’ yazıyordu. Herhalde bu yatakta çıldıracaktım, korkuyla beklediğim, gerçekleşeceğinden emin olduğum o an, kendimle vedalaşma zamanı gelmiş olmalıydı. İri ve acemi bir hemşire –acemi olanları kötü kaderin belirginleşmesine yardımcı olduğundan tercihimdi- saldırgan adımlarla bana yaklaştı. Bir uzun 2000 yakıp ‘‘ateşin var mı genç’’ dedi. Artık tamamen emindim, ‘ben ben değilimdir artık’ diyen Rimbaud’ya bir adım daha yaklaşmıştım. Diğer yanımda yatmakta olan tikli genç, birden yerinden fırlayıp elindeki plastik bidonun içindeki sıvıyı üstüne boca etti. Benzinmiş. ‘‘Burada ateşin kralı var hemşire’’ deyip kendini ateşe verdi. Hemşire yanmakta olan adama yaklaşıp, yanmasına aldırmadan sigarasını yaktı. Bedenimin yer bulamadığı/sokulmadığı bu uzay zaman diliminin tadına böylesine iştahla bakmama izin verilmesi ve belleğimin dimağında bıraktığı nefis tat. Kurmacaları kurgulayanı ensesinden tutup, buruşturarak kurmacalarının arasına fırlatan ‘görünmeyen el’, varlığım varlığına armağan olsun… burada durmalıydım.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#9999ff;"&gt;Herkes gitti, biliyorsun. Herkes gitti, görmüyorsun. Hayatımın bütün cumartesi öğle sonraları. Ne kadar da şendiniz, eliniz açık beni cıvıldayan kuş sesleri eşliğindeki neşeli yaşama taşımaya çalışırken. Ama farkında değildin cumartesi öğle sonrası (cös). Sürüklediğin ben kendimde değildim, yaralıydım. Sürüklerken sen beni, kanım arkamda bir salyangoz misali iz bırakıyordu. Yarı kendimde gülümsüyordum, dönüş yolunu bulabileceğim diye. Üstüne bol yağmur yağdı ama cös. Beni götürdüğün yerde unuttun, başka şeylere daldın. Ben gizlice kaçmak isterken yolu bulamadım. Çok yağmur yağmıştı, üstüne kar yağmıştı, sonbahar ve kış peş peşe geçmişti cös. Beni küçücük bir çocukken sürüklediğin bu tuhaf yerden kurtulamadım. Yaralarım kapandı ama acısının tadı damağımda kaldı. Wagner gibi karanlık bir adamın düğün marşını yazmasına ne diyorsun? İlk anda lanet. Konser salonunun sütunlarını titreten bas’lar yazan bir adamın sonradan Cliff Burton’un vücudunda hayat bulduğunu söyleyebilir misin cös? 24 yaşında, kaza yapan otobüsün açık camından fırlayıp ölen Metallica’nın efsanevi basçısından bahsediyorum sana kahrolası cös. Sen gelip zamanın sana ayrılan bölümüne çöreklendiğinde cös, ben değişiveriyorum. Yüzümdeki karanlık ışıldayıveriyor sen geldiğinde. Sıfıra yatan esnek kızlardan nefret ettiğim kadar coşkulu ve öfkeli ve neşeli oluyorum. Sen gitmeye yakın, yağmur yağmamışsa kanımın izinden dönebiliyorum tabutuma. Tutmıyım seni, akşam olmakta cös. Senin için gitme vakti. Artık beni götüremediğin için üzülme. Beni hep ziyarete gel emi. Mezarlık senin yokluğunda çok sessiz.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Yaban Çilekleri (1957) – Ingmar BERGMAN&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;‘’Sgibritt’in oğlunun doğduğu zamanı hatırlıyorum. Yazlık evde leylakların altında küçük sepetinde yatardı. Artık elli yaşında olacak.’’&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Jenerikte ******-girl yazıyor. Emeğe saygı. Rüya sahnesi: Akrep ve yelkovanı olmayan saatler, buraya ait olmadığını hissettiren, yabancılaştıran planlar, görselliğin gücü. Bu tür filmlerde ‘spoiler’ uyarısı yapmanın anlamı yok. Çünkü her sahnesi çok güçlü, tek başlarına bir öykü. Cennet bahçesinde gezinmek gibi. İronik olansa, bu tadı aldığımız sahnelerin oldukça karanlık, kasvetli ve umutsuz anlar barındırması. Tabut taşıyan, sürücüsü olmayan bir at arabası. Sokak lambasına bir tekerinin takılıp kırılmasıyla, tabutun ihtiyarın önüne düşmesi. Henüz 7. dakikadayız. Tabuttaki kim dersiniz? Siyah-beyaz filmin, güneşli bir yaz gününün ışığıyla ışıl ışıl parlaması –mecaz-.&lt;br /&gt;İhtiyar bir ağacın dibine oturur ve yaban çileklerini görür. Çocukluğunun geçtiği, şimdi terk edilmiş bu yerde, yaban çilekleri vasıtasıyla geçmişe döner. O yaşlılık anındaki yalnızlığı, tatlı ve lezzetli çilekleri tadarmışçasına bir bahar tazeliğine bürünür. Karakterlerimizin bütün şekillenmişiliğinin yeni yeni yeşermeye başladığı o çocukluğumuza dönebilsek; tıpkı şu yaban çilekleri gibi. Onlar hiç değişmez değil mi? Biz niye değişiriz? Aklımız olduğu için mi? Aklımızın olması iyi bir şey midir? Neye göre iyi bir şeydir?&lt;br /&gt;Bir kır evinde, zamanın genişlediği bu yerde, bütün aile bireyleri bir taraftan kendi hayatlarını, bir taraftan da toplanmalarından oluşan, o tuhaf, neşeli, geçici ve basit ortak hayatı duyumsarlar. O anlarda yaşadığımızı daha derinden hissederiz. Ama hissimizin doğruluğu konusunda hiçbir kıstas yoktur elimizde. Sanki o anlardaki birliktelik bize sahte bir ‘güçlü olma’ duygusu yaşatır. Oysa insan yalnızlığı koyulaştıkça sertleşir. Kaskatı kesilmiş ruh, ölümüyle beraber kaskatı olmuş bedeniyle bütünleşerek tamamına erer. Seçim bize kalmış. Öyle veya böyle, görünürde pek bir şey değişmez. Kafanızdaki sorular dallanıp budandıkça, bir bakmışsınız cevaplara da daha kolay ulaşır olmuşsunuz bu dallar sayesinde.&lt;br /&gt;Kır evinde, dışa açık oldukları sürece tatlı bir coşku, telaş süre gider. Bahçelerindeki ve çitlerin ardındaki yaban çileklerinin varlığı da, düşünmeseler bile bu ortak coşkuyu içten içe körükler. Ta ki herkes evlerine dönüp, havalar soğuduğunda, oralarda kimse kalmadığında, ömrün baharı geçtiğinde, o kır evindeki neşeden arta kalan, içten içe yuvalanan bir şey, bitmiş bir şeyin, çürümüşlüğün kokusundan hayat bulan ölüm yaklaşmaya başlar.&lt;br /&gt;Defalarca seyredilip farklı tadlar alınabilecek bir baş yapıt.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33ccff;"&gt;Aynı günün sonrası akşam ağır ağır yaklaşırken, kadın mutfakta neşeyle bir şarkı tutturmuş yemek yapıyor, kendiyse pencerenin kenarına oturmuş, “İşte benim yeryüzüm” diyerek, karanlık bulutların bir tiyatro perdesi gibi güneşi yeryüzünden sakladığı, sağanak yağmurun altında dışarıyı seyrediyordu. Bu yeni moda pencereler temiz, suyu geçirmez olduğu kadar da sıradan, ruhsuz gözüküyordu gözüne. Kendi evinin derin çatlaklı, boyaları kalkmış, alttan, üstten hınzırca soğuğu ve yağmuru geçirerek dışarının tadına baktıran tahta çerçeveli pencerelerini özlüyordu şimdi. Dışarıda sağanak yağmura yakalanmış bir at arabasındaki sefil görünüşlü iki kadın, bir yaşlı adam, bir de çocuk dört insan; telaşla, ihtiyarın atı doyasıya kırbaçlamasından memnun, bir an önce kendilerini ıslanmaktan kurtaracak bir yer bulabilmek ümidiyle sağa sola bakınıyorlar, birbirlerine ağza alınmayacak küfürler ediyorlardı. Onları öylesine seyrederken evini, karanlık odasını özlüyor; evin diğer odalarından, bölgenin diğer evlerinden, ülke topraklarından, bütün yeryüzüne ait ne varsa, kokusu sinmişliğinden koparılmış, yapayalnız, odasının en derin karanlığında bir başına çökmüş, ölümünü, kıyametini beklerken, ele geçirilmek, koşar adımlarla şafağı beklemeden, çabucak acemice çatılmış bir darağacında, bu sağanak yağmurun altında can vermek istiyordu.&lt;br /&gt;Genç adam yağan şiddetli yağmurdan, gökyüzünün karanlığından derin anlamlar çıkara dursun; kadın masayı güzelce donatmış, tabakların arasına koyduğu iki kırmızı, canlı gül ile yaptığı nefis yemeklerin birbirine karışan tuhaf, çekici kokusunu içine çeke çeke genç adama doğru bakıyor, geçte olsa hayallerinin gerçekleşmesinden mutlu, mesut biraz da tedirgin gülümsüyordu.&lt;br /&gt;Mantar çorbası, sebzeli biftek ve pilav eşliğinde içilen kırmızı şarap genç adamı oldukça keyiflendirmiş, az önce beynini karanlık bir sis perdesi gibi saran düşünceleri savurup atmıştı. Bu nefis, kırmızı şarabı ömrü boyunca sıkılmadan yavaş yavaş yudumlayabileceğini düşünmesi onu mutlu ediyor, bedenini hafifleten geçici mutluluk, kadının kalıcı olmasını arzuladığı mutluluğuna karışıp, sihirli, sıcak bir duman gibi, betonarme binanın bu sıkıcı dairesinin soğuk duvarlarına iyice sinerek, gerçek hayatı, hayatın sıcaklığını ikisine de belli belirsiz hissettiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:courier new;color:#cc0000;"&gt;………………………..&lt;br /&gt;Kafka’nın kalıcılığını sağlayan içeriği kuruşu (kurgu), anlatımı ve (tüm eserlerinde olmasa da) içeriktir. Kurguda anlatılan ile anlatış biçimi arasında kasıtlı yaratılmış, bir nevi içerik üzerinde taratılmış uyumsuzluk vardır. Bu şekilde sıradışı olan son derece normalmiş gibi aktarılır, bu, öznelcilik ile sağlanır. Olaylar, mekanlar, davranışlar, şey’ler hep kahraman gözüyle aktarılır. Eserlerindeki diyaloglar öznelci tutumla bütünlerdir, kişi özellikleri kendini konuşmalarda daha fazla gösterir. Öznelcilik çoğu zaman kavrayışın tamlığını, anlatılanın tüm boyutları ile sergilenmesini engellemiştir. (!)&lt;br /&gt;………………………&lt;br /&gt;http://www.franz-kafka.org/pages/article.html&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağmur bizi birbirimize yaklaştırıyor. Bardaktan boşanırcasına, bardağın yarısı boş iyimserliğiyle az ıslandığımızı sanıyorum. Otobüs az sonra gelecek eminiz. Yaklaşık onbeş kişiyiz, birbirimizi tanımıyoruz. Tanısak da ne kadar tanıyacağımız meçhul. Hala O’nu seyrediyorum. Düz, siyah saçları, anlamlı, keder yüklü bakışları –geçici mi?- . Otobüsün hiç gelmeme ihtimali var mı? Saatlerce, günlerce, aylarca, bir ömür boyu otobüsü beklesek. Hiç tanışmadan, bir ömür boyu bakışsak. Bir otobüs geliyor. Binmek için yaklaştı. Otobüsün içinden biri de O’na aynı benim gibi bakıyor. Belki de aynı benim düşündüklerimi düşünüyor. Gözlerimi kıza çeviriyorum. İnsanların içinde kaybolunca tekrar O gence baktığımda bana baktığını görüyorum. O’nun için düşündüklerimi, O da benim için düşünüyor olmalı. Birbirimize baktıkça düşüncelerimiz derinleşiyor, kızı unutuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otobüsüm geldi. Tıklım tıklım mı demeliyim? Ağzı rakı kokan adamlardan biriyle yan yanayım. Hayatı katlanılır kılabilmek adına, sabah aç karnına birkaç kadeh rakı içmek. Hayatın derinden sızlatan acısına karşı bir painkiller. Bu küçük çaplı anason etkisi en azından benim de savunma içgüdümü zenginleştiriyor hayata karşı. Az sonra dağılacak bu etkiyi iliklerime kadar hissetmek için derin bir nefes çekiyorum, adamın ağzına yakın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kan kokusunu uzaktan alabiliyordum işe ilk başladığım zaman. Başım dönüyordu, ellerim titriyordu. Artık hayvanı boğazlarken hissizim. Gözlerine bakıyorum ve bıçağı daldırıyorum. Emekliliği dolmadan ölen amcamın yerine girmeye hak kazandım, mezbaha çalışanı olma işine. Cümleye acemice başlamam, işimden utandığımdandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayağı kırık bir at getirdiler az önce. Bacağı uzun zamandır kırık olmalı. Sahibi hıçkırıklara boğulmuş bir vaziyette bıraktı. Atının gözlerine uzun uzun bakıp, öperek gitti. “Canı çok yanmaz değil mi?” diye de sordu ustaya. Usta yarı umursamaz ses tonuyla “merak etme” diye tamamladı acıyı. Yağmur hala şiddetli. Radyoda Yavuz Bingöl ‘Turnalar’ı söylüyor. At yattığı yerden bir an türkünün etkisindeymişçesine başını kaldırıp bakındı. Sahibi, geniş kesimhane koridorları boyunca yalpalayarak ilerlemiş, gözden kaybolmuştu. Koşarak yanına gittim. Hikâyesini çok merak ediyordum. Yüzüne sorarmış gibi bakmakla yetinebildim. ‘Sorma’ der gibi bakıyordu. “Bitti mi” diye sordu. Koridoru kesen yere yürüyüp baktım, bitmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemekte yine et vardı, bol bol. Artık tabağımda et görmek beni heyecanlandırmıyor. Eti ve heyecanı gönüllü birine devretmeye hazırım. Çay geliyor, üstüne bir uzun 2000 yakıyorum. Zengin görünümlü kırklı yaşlarında bir kadın, iki yanında iki büyük köpek bize doğru yaklaşıyor. Köpeklerinin taze et ihtiyacını mezbahamızdan karşılamak istiyormuş. Usta yarı umursamaz bir bakışla, müdürün odasını gösteriyor. Kadın müdürün odasına sonra da bana bakıyor. Müdür şu an burada değil. “Çay içer misiniz” diye soruyorum. Hemen atılıyor, “Neden olmasın?” çay için kalkıyorum, köpekler havlıyor. Tiksiniyorum, ellerim titriyor. Çay ocağına doğru yaklaşmışken yön değiştirip bıçakların olduğu yere doğru yürüyorum. İki keskin bıçak kapıp koşarak kadının yanına geliyorum. Köpekler hala havlıyor. Öfkeden deliye dönüyorum, başım dönüyor. Köpeklerin birinin çenesini kavrayıp bıçağı boğazına daldırıyorum. Çok çabuk oluyor. Öbür köpek ne olduğunu anlamadan aynı kaderi paylaşıyor. Her tarafım kan içinde, çayım hala yarım, sigaram sönmemiş. Çayın kalanını kafama dikip, sigaramdan derin bir nefes çekiyorum. Her parmağımdan kan damlıyor yere.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;color:#996633;"&gt;Sıcak yaz günleri, Pazar öğle sonraları. Ya evden çıkıp kalabalığa karışıp alabalık olacaktım, ya da duvarlara nemli uzuvlarla kök salmış sürüngen. Beni evde tutmak için bol malzeme vardı, her zaman da olmuştu. Ama ben kendimi evde tutabilmek/avutabilmek için bu kadar malzeme toplarken bir taraftan da bu topladıklarımın gözümdeki değerini düşürüyordum. Bile bile bunu yapıyordum. Bu kanlı kısırdöngüden çıkamayacağımı bile bile, beynimin kıvrımları arasında gezinen uğursuz, karanlık, hayata neşe katıp güzelleştiren ne varsa kurutan şey. Beni, çıldırmadan hayatta tutmayı başarıyor, öbür taraftan da normalleşmeme izin vermiyordu. Sanki keskin bir çelik telin üzerinde dengedeydim. Kasvetli, kederli, mutsuz, bezgin ve içi geçmiş; artık her şeye kayıtsız, heyecansız ve yalnız.&lt;br /&gt;Hastaneleri, hapishaneleri, mezarlıkları geziyor, ruhumun açlığını giderecek bir şeyler arıyordum. Ölmek üzere olan hastalarla göz göze geliyor, cenaze törenlerine katılıyor, herkes gittikten sonra kendimden bahsediyordum. Ölüler bulunduğum durumu anlayacak durumda gibiydiler. İğrenç, rahatsız edici bir solucan gibi nezih insanların arasına karışıyor, onları acımayla karışık sonu gelmez bir nefret duygusuyla izliyordum. Hep iyi bir izleyici olmuştum. Birileri bunun farkına varsaydı ödüllendirilebilirdim belki de. Ve ölesiye nefret ettiğim insanların, alışkanlıkların, konforun müdavimlerinden olabilirdim. Çünkü ben aslında kendimden nefret ediyordum. Bu o kadar güçlü bir nefretti ki, aynı zamanda bana bunu saklayacak, buna dayanacak gücü de veriyordu. –Remember Tomorrow –İron Maiden- level atlamış bir zombiydim belki de. Üstinsan modeline ulaşmayı başarmış bir zombi.&lt;br /&gt;Hayatı, insanları, evreni algılama şeklim hep farklı olmuştu. Baktığımda, elimi atsam karşımdaki şeyi parçalayabileceğimi hissediyordum ama bunu bilmekten de derin bir utanç duyuyordum. Utancım yeteneğimi zamanla bastırıp, hayata tutunabileceğim bu dalı tamamen kuruttu. Yüzükten vazgeçemediği için Gollum’a dönüşen bir hobbit. Nefis betimlemeler yapabilirdim oysa. Ama birilerini bundan mahrum bırakmak derinden gelen bir keyif veriyordu. Hastalıklı, sapkın, dengesiz ve yenilgiyi kabullenmiş biriydim.&lt;br /&gt;Ölmeden kendimle hesabımı kesebilmeyi isterdim ama olanaksız olduğunu anlamıştım. Birileriyle, bir şeylerle derin bir yüzleşme/hesaplaşma yaşayacağıma emindim artık. Büyük ihtimalle ölümümden sonra olacaktı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2311112754694186550-5498305263017458829?l=kalemoynatanileayoynatannbulutuuyer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemoynatanileayoynatannbulutuuyer.blogspot.com/feeds/5498305263017458829/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2311112754694186550&amp;postID=5498305263017458829' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2311112754694186550/posts/default/5498305263017458829'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2311112754694186550/posts/default/5498305263017458829'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemoynatanileayoynatannbulutuuyer.blogspot.com/2008/12/deist.html' title='DEIST'/><author><name>hegel</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08156354658946487456</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_o1pXhsq9nXI/TSv8WOpq81I/AAAAAAAAANs/5dXShnK7gEw/S220/forcrt.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_o1pXhsq9nXI/SUe6AGH9jrI/AAAAAAAAAIg/uCGtw794a1s/s72-c/freaks.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
