Not alırken kalemi düşen polisin, hatırladı: “Eğilirken” demişti Şinasi. “Düşen kalemini almak için. Keşke eğilmeseydi. Çatlayan kılcal damarlardan biri, akciğerden durdurulamayan kan, yarım kalan.” Uçucular, yanıcılar, öldürücüler. Formaldehit, alkol, ispirto, etanol, tentürdiyot, kan kokusu. Vernik, yanık talaş, boya, anason kokusu. Sarhoş marangoz gür bıyıklarına kadar talaş içinde, iyileşince Nadir iş için yanına gidince “Yok” diyecekti. “Burada sana göre iş yok.” Aynı büyük kafası ve gür bıyıklarıyla şu anda ilgisizce ona bakan doktor aklına gelecekti, aynı ilgisizlikle kendini süzerken marangoz. Üzerinde ‘Hastane Mobilyaları’ yazan, özenle diğerlerinden bir bölmeyle ayrılmış ve toz geçirmez şeffaf plakalarla kapatılmış kısmın içinde parlak, harika kırmızı renk mobilyalara bakarak ve marangozun kararını gözden geçirdiğini sanarak, iyi haline aldanarak duruyordu. Uçucu, yanıcı, öldürücüler. Tiner, vernik, boya kokuları. Karanlıkta herkes birbirine benzer. Loş ve yeraltına özgü kokusuyla bodrum katında sıcakta yükselemeyen sigara dumanı ve talaş tozunun karışımının cezp ediciliğiyle işi almak isterken Nadir, alkolün etkisiyle reddedildiğini düşünecekti merdivenleri çıkarken günışığına doğru.
6 Ocak 2026 Salı
28 Eylül 2022 Çarşamba
MONSTER
BANA BENDEN BAHSET
Sanırım 1993 yazıydı. K.Çekmece istasyonundan trene bindi. Bakırköy’e gidiyor. Dil öğrenecek. İsteksizce etrafına bakınıyor. Boş yerler var. Kendine benzeyen bir çocuk kucağında oyuncak köpeği, ona bakıyor. “Köpeğim” diye mırıldanıyor. 70’ler olmalıydı; bu trenlerin o zamanki hali gibi genç ve yavru bir köpek.
Trenin paslı ve bol gözenekli metal derisi insanları sıcaktan korumaya yetmiyor. Bir cüce satıcı dirsek atarak gencimize, trenin ortasına kadar süzülüyor. Uzun sakalları neredeyse yere değecek. Jilet satıyor. Oturduğu yerde uyuklamakta olan köse bir adamın kulağının dibinde bas bas bağırıyor, ‘jilet’ diye.
Sıcak. Sarı çöl kumunda sürünen bir yılan gibi, tren ağır ağır ilerliyor raylarda. Beyaz saçlı, kör ve yaşlı adam, koluna girdiği kadının kulağına fısıldıyor: “Zaman ağır yaralı ve kanı akmakta hala. Bu yüzden her şey yavaş. Burada bir şey oluyor ama kimse farkında değil. Hayat herkese eşit fırsat sunuyor.”
Bir akbaba süzülüyor gökyüzünde. Çok tuhaf. Şaşkınlıkla bakıyor gencimiz gökyüzüne. Sanki göz kırpıyor gencimize akbaba uzaklaşırken. Köpekli çocuk da göz kırpıyor kendine sırıtarak, nedense.
Sonra çocuk parmağıyla dışarıyı işaret ediyor gencimize. Karaltılar var, birileri. Israrla kolunu sallıyor çocuk; sanki “trenden atla ve ne olduğunu anla” der gibi. “Çocukluğum…” diye mırıldanıyor. Gencimiz trenden atlayacak ve atladı.
Kuru Otlar Üstüne yuvarlanan gencimiz küçük ağrılarla atlatır bu tehlikeli atlayışı ve doğrulur. Parlayan çelik raylar ile üstüne itina ile dizilmiş küflü ve nemli tahtaların çelişkili görünüşüne bakar bir süre. Nerede olduğunu anlamaya çalışır. Uzaklarda silik bir duman yükselmektedir gökyüzüne, nedense. Biraz uzakta yaşlı, çok yaşlı bir adam mezar kazmaktadır; onun kadar yaşlı köpeğinin sadık ve sabırlı bekleyişi altında.
Sıcak, güneş, ter, sıkıntı. Yaşlı adam cüzamlıdır. 3 metre yanında 50 yaşlarında bir adam yatmaktadır yerde. Elleri ve ayakları bağlı olduğu halde ve bağırmaktadır. Gencimiz bir an şaşırır onu bu kadar geç fark ettiğine. Kendine benzemektedir, kendi yaşlı hali gibidir.
Yaşlı adam ve yaşlı köpeği umursamaz onları, ağır ağır kazmaya devam etmektedir.
- Niye bana benziyorsun? Neden buradasın? Bütün bunların anlamı ne?
- Sen bensin.
- Ne? Nasıl? Kötü roman karakterleri gibi hemen konuya girdik; böyle olmamalıydı ama neyse. Hangi yıldayız?
- 2023. Bu bunak gelecekten geliyormuş. O da biziz. Geçmişe gelip beni kaçırdı, ikna etti. Cüzamlı bir hayat yaşamamak için beni öldürmek istiyor herhalde. Benim ölümüm daha sonra ki hayatının yaşanmaması anlamına geliyor olmalı. Senin buraya gelmen tesadüf olamaz. İlahi adalet. Kaderi değiştiremezsin. Onu sen engelleyeceksin.
- Belki doğru olanı yapıyordur. Böyle bir hayat yaşamak istemeyiz, kim bilir.
- Ben ölmek istemiyorum.
- Böyle mi yaşamak istiyorsun
- Ölmemize izin verme. Nasıl bir hayat yaşadığını merak etmiyor musun?
- Seni böyle kaypak ve kılıksız görünce, pek de merak etmiyorum.
İştahla kazıyor yaşlı adam, yavaşlığına inat. Bir 2000 yakıp onu seyretmeye koyuldu gencimiz. Köpeğin başını okşuyor.
- Köpekleri hep sevdik, öyle değil mi?
Başını sallıyor yaşlı adam, gülümsüyor. Kazmaya devam ediyor.
14 Ağustos 2022 Pazar
SANIRIM
SANIRIM
Onu gördüğüm halde gaz
kesmiyordum. Yan yoldan hızla geldiğine bakılırsa, sanırım o da kesmiyordu.
Aynı hızla birbirimize doğru yaklaşıyorduk. Az sonra kesişecek iki çizgi kadar
değersiz, sonsuz uzayda bir yer kaplamanın verdiği tedirgin edici rahatlıkla
ilerliyorduk. İbrem 150’yi gösteriyordu. O biraz yavaşlasa ya da hızlansa bu
çarpışma –kesişme- hiç gerçekleşmeyecekti. Dünyanın yuvarlaklığı bizi bir kez
daha karşı karşıya getirir miydi bilmiyorduk? Bilmiyor muyduk? O da mı aynı
şeyleri düşünüyordu.
Bir ambulans, bir sedye, bir
ceset torbası. İlerde sessizce ağlayan bir köylü kadın. Duvarla bir olmuş
arabanın dumanı üstünde dans eden bir kız çocuğu. İsa’ya da aynı şekilde
göründüğünü müjdeliyor ölmeden az önce.
Bodruma sıkışmış bir güvercin.
Dışarıda bekleyen bir kartal. Tepeleme kar. Karlı dar yolda, karanlıkta bir
palyaço cenazesi taşıyan adamlar. Arkalarında meşaleli gençler, ağlayan
kadınlar, çocuklar. Daha arkada sirk çalışanları, hayvanları, parayla tutulmuş
ağlama taklidi yapan pantomimciler. Havada uçuşan market poşetleri, tedavülden
kalkmış kâğıt paralar ve akbabalar. Mezarlıkta pusu kurmuş kurtlar. Karın
beyazlığını gölgeleyen sis. Göz gözü görmez his, sis içinde yuvalanan. Bu siz
değildiniz.
Sobayı yakamadığı için üşüyen
bir çocuk. Dışarıda bekleyen bir kartal. Duvarlar, reyonlar tepeleme ürün.
Hayal ürünü bütün bunlar. Hayal ürününe yabancılaşan işçi. Emekliliği boyunca
da emekleyip duracak, aşamadığı yabancılığı aşmak adına.
Dörtnala koşan safkan, sahipsiz
atlar. Az ileride bacasından duman, insan, sıcak yeni kesilmiş hayvan tüten
mezbaha. İçinde sigara içip bekleşen kasaplar. Hayal ürünü bütün bunlar. Ete
yabancılaşan, tiksinen bir kasap kendini çiçeğe, böceğe vermekte. Kırlarda
delice koşmayı düşlemekte, karlar eridiğinde.
Karlı, kanlı bayram. El öpen
çocuklar, kıç yalayan büyükler. Topallayan, yaşlı bir kadın el öptürmeye
direnmekte. Sonra dayanamayıp tedavülden kalkmış paraları çocuklara doğru
saçıyor. Havada uçuşan market poşetleri, tedavülden kalkmış kâğıt paralar ve
akbabalar. Toprağa verilen cenaze. Ağaçların arkasında gizlenmiş kederli,
tedirgin bir ölü sevici. Altın diş avcıları, akbabalar ve kurtlar ateşin
etrafında ısınmakta. Karanlık, daha koyu karanlık beklenmekte. “Mezarlık bir
karnaval yerine döner geceleri” diye fısıldıyor ölü sevici, yetiştirmekte olduğu
gence. “Bizim meslek de ölmekte”. Sigorta, yol, yemek ve eğlence dahil, gencin
gözü başka işlerde.
Yeni ölen palyaçonun kılığına
giren binlerce insan ve sayıları katlanarak artmakta. Aynı yüzler, aynı
hevesler. İnsan kendine yabancılaşmakta. Aynı kederli zorlama karnaval.
Güldürecek insan kalmaması. Bolluk, bereket, refah. Bir palyaço ordusu.
Milyonlarca palyaço birbirlerini güldürmeye çabalamakta. Aynı şeyi seyreden,
aynı şeylere sevinen, aynı anda uyuyup aynı anda sevişenler.
Sigara içip sahipsiz atları
bekleyen kasaplar. Sise karışan, yükselemeyen nikotin yüklü duman. Aylar önce
yerlerde kuruyan kan, yer yer. Kanı koklayan mezbaha köpekleri. Sessizliğe ve
sıkıntıya dayanamayıp çıldıran kasabın, köpeklerden birini doğraması üzerine
ortama yayılan geçici bir coşku ve heyecan.
Ceset torbasından çıkmaya
çalışan bir adam. Sanki az önce şefkatli ve sıcak bir peygamber eli kendine
dokunmuş gibi şaşkın, ürkek. Yakaları kirden kayış gibi olmuş, iğreti bir ceket
üstünde. Karlı dar yoldan geçip giden cenazeden kalan ayak izlerini takip
ediyor. Sendeleyerek yürümekte, kanı akmakta. Dişleri için vurulmuş bir fil
gibi, mezarlığa varmaya çalışmakta. Orada onu iyi yürekli ölü seviciler
beklemekte. Kasaplar atları beklemekte. Kartal güvercini beklemekte. Palyaçolar
ölen palyaçoyu beklemekte.
Kasabayı dört yandan
çevreleyen, ayna kaplı uzun duvarlar. Duvarların ardında ayna insanları. İki
taraf da diğer tarafı arzulamakta. Pencereden bakan birinin yüzüne çarpan,
içinde kendinden de bir tane olan, aynı anda aynı hareketi yapan ayna insanın
da içinde olduğu delirtici manzara.
Bir katil hırsızlık yapmaz.
Sınıf atlamıştır; aşmıştır. Can alan mal almaz artık. Sonra derisi yüzülmüş bir
ata sarılıp ağlar. Kar altında filizlenmeye çalışan mayına basmıştır katil,
mezbahaya doğru çılgınca koşarken. Bilinci paramparça olmuştur. Peşinden
kurbanına, palyaçoya, mezarlığa koşar. İğreti ceketli adam mezarlığa varamadan
ölmüştür. Üstünden bir Uzun 2000 paketi çıkar. Bir tane yakıp düşünür katil.
Sonra kaldığı yerden devam eder. Mezarı açar. Ağaçların ardına gizlenmiş ölü
seviciler ortaya çıkarlar. Kar altındaki köydeki bir kulübede bir kadın
soyunur. Katilini umutsuzca bekler. Kimse gelmez. Giyinir kadın. Dışarıda,
kulübenin duvarının dibinde, kan dökmeyi beceremeyen bir meczup sessizce
gözyaşı döker.
Kış güneşi. Karlar erimeye yüz
tutar. Büyü bozulur. Bizi çevreleyen, örten, koruyan şey yitip gider, dağılır
güneşin altında. Sonra kanlı bir bereket. Yeni kesilmiş atların kesik, sıcak
bedenlerinden yükselen duman, keyifle sigara içen kasapların dumanına karışır.
Bir kasap, sefertasında dün kestiği koyunun etini yemekte. Kasaplardan biri
atlardan birini oğlu için ayırıyor. Atı okşuyor, öpüyor ve ayırıyor. Sonra
diğerlerini kesmelerine yardım ediyor. Dört tarafı kan bir kulübede, kasabın
oğlu pencereden dışarıyı seyrediyor. Bacakları yok. Bir mucize olsun istiyor.
Ölmüş annesini özlüyor. Az öteye bir göktaşı düşsün, bütün çocukların anneleri
ölsün istiyor.
Dışarı çıkmayı başaran
güvercin, kartala yem olur. Hortlayan palyaço, milyonlarca benzerini örgütleyip
ortalığı kana bular, kahkahalar eşliğinde. Karanlık hüküm sürer dört bir yanda.
Kasabanın uzun duvarlarındaki sırla kaplı aynalarda kendilerine bakmaya utanan
insanlar hızla artar. Duvarlar yıkılır sonra. Ayna halkı katledilir. Sır kalmaz.
Bütün evrende hakkında
konuşulanları bilse insan dayanamaz, çıldırır. Bizi çevreleyen her şeye,
gökyüzüne, evrene kayıtsız kalmak anlamına gelir; keyiflenmek, eğlenmek,
gülmek, sohbet etmek. Kayıtsız kalarak hayatı katlanılır kıldığımızı sanırız. Oysa
kaçırılan şey ne büyüktür. Kayıtsız kalmak, her şeyden gönüllü vazgeçmek
anlamına gelir. Duyarsızlaşmak, gözlerini dağlamak, dilini kesmek, kulaklarını
kapatmak anlamına gelir. Ama öbür türlü de insan dayanamayacağı,
kaldıramayacağını düşündüğü bir yükü sırtlamak istemez, kaçar. Korkarak
kapılarını kapar. Oysa dışarıda beyaz, şeffaf kanatlarını açmış bir Burak
uçmaya hazır seni beklemekte. Aç kapıları, korkma. Hazırsın artık. Bölgeden
çıkabilirsin.
16 Temmuz 2017 Pazar
TUHAF GÜNLER
Mutfak masasına oturmuş, pişmekte olan kurabiyelerin, çöreklerin kokusunu içine çekiyor, bir taraftan da içli bir türkü tutturup neşeyle çalışmakta olan annesini seyrediyordu şimdi. Buraya nasıl geldiğini önemsemedi; hatırlamadı da. Yanmakta olan sobanın, yağmakta olan karın güzelliğini kendi sıcaklığına katarak verdiği huzuru, gelecekte yaşlanıp bir köşeye çekildiğinde belki de acıyla hatırlayacaktı. Saçlarının ıslaklığını umursamadan, nasıl olsa kuruyacaktır diye düşündü. Gürültülü bir kar yağıyordu sanki. Yoksa bu hemen yanındaki ocakta kaynamakta olan çayın fokurtusu muydu? Karanfilli çayın ve pişmekte olan çöreklerin, böreklerin kokusu birbirine karışıyor, ahşap mutfak dolaplarını, dolapların açık yeşil tonlarıyla uyumlu perdeleri, kadının üstündeki önlüğü, yerdeki kilimi, masanın üstündeki tuzluk, şekerlik ve kahvaltılığı, tezgâhın üstündeki kavanozları, baharatları, bardakları, mutfakta o an ne varsa her şeyi büyülü bir duman gibi sararak, kendine bu anın özel, önemli ve unutulmaması gerektiğini hissettiriyordu. Yüzünü pencereye, görebildiği kadarıyla beyaz manzaraya çevirdi. Bu korunaklı sıcak oda, annesinin varlığı, mutluluk, huzur, dışarısı ile de uyum içinde miydi? Bütün bunları düşünen kendisi, varlığı, odada kapladığı hacim. Buraya mı aitti gerçekten? Düşündükçe burası, bu huzur ve mutluluk kaynağı, kokusuyla, tadıyla, etrafa yaydığı tatlılıkla birbirine karışmış kedi mırıltılarını andıran sesleriyle ve buraya hiçbir şey olmayacakmış hissinin midesini bulandırdığı yumuşak, sıcak renklerden oluşan görüntüsüyle içinden çıkılması, kaçılıp kurtulunması gereken bir yere mi dönüşüyordu yavaş yavaş?
Duvarların sertliğini önemsemeden, yaşlı ve unutkan birinin boş vermişliğiyle gülümsedi. Bütün bunları düşünen birinin huzurla bu masada oturamayacağını bilmenin huzursuzluğuyla kıpırdandı. 12 yaşında olmasına rağmen bütün bunları nasıl düşündüğüne şaşırdı. 12 yaşında mıydı, günlerden neydi, saat kaçtı, hala sırtı kendine dönük uzun, içli türküsünü söylemeyi sürdüren bu kadın annesi miydi? Yüzünü dönmediği sürece başka biri de, herhangi bir şey de olabilirdi. Bu kadın sonsuza dek bu şekilde dursa, kendi de yaşlanıp son nefesini verene dek bu masada heyecan dolu bir şüphe ile otursa ve o öldükten sonra kaldırılıp yerine yine bir ömür boyu aynı şüpheyi mutlulukla yaşayacak, bunu annesinin erken ölümüne tercih edecek bir başkası otursa ve o da ölünce yine bir başkası… Yüzünü dönmediği, kımıldamadığı sürece gerçek olması bile gerekmezdi. İnsan isterse, bu duygu ile yaşayabilecek ise, bir vitrin mankeni bile bu işi görebilirdi. Usulca masadan kalktı. Annesinin dikkatini dağıtarak kendine doğru dönmesini, kendini görmesini istemiyordu. Annesi olmamasına dayanamazdı. Belki annesi de, kafasında hayal ettiği gerçek bir oğul, kendi tasarladığı bir oğulla karşılaşmayacak, gördüğünün kendi oğlu olması onu hayal kırıklığına uğratacaktı.
Pencereye doğru yürüyüp, dışarıdaki beyaz manzarayı, kartopu oynayan, kardanadam yapan çocukları, karşı apartmanların pencerelerinde kendi gibi dışarıyı seyreden ve belki de kendi gibi aynı şekilde manzaranın tadını çıkaran insanları seyre koyuldu. Çocuklar eskiçağ tanrılarının heykellerinin arkasına saklanarak kartoplarından korunuyorlardı. Heykellerden birinin önündeki sunakta, başının altında kaz tüyü yastık çok yaşlı bir kadın uyuyordu. Kurban edilmeyi bekleyip umut ederek taş sunakta yaşlanmıştı belki de. Yüzü görünmüyordu ve halinden memnun biri gibi uyuyordu. Bunu nasıl anlayabildiğine şaşırmayarak bakınmaya devam etti. Başkaları da aynı şeyleri görüp, aynı şeyleri mi düşünüyorlardı? Gerektiğinde terini alacak olan beyaz ketenden boyunbağıyla şu çarpık ağızlı kardan adamın kafasının şeklinin bozukluğunu, burun görevi gören havucun yenmiş kısmının hangi çocuğun midesine gittiğini, burnu akmış kırmızı bereli kızın yüzündeki sevinci, direğin dibindeki kediler tarafından parçalanmış çöp poşetlerinin üstüne yağan karın, onlara sanatsal bir hava kattığını sadece kendi görüyor, bunun kendi adına bir ayrıcalık olduğunu düşünüp keyifle gururlanıyordu o an.
Biraz sonra hava kararacak herkes evlerine çekilecekti. Bütün o neşeli, meraklı yüzler odaların içlerine, televizyonlara, ekranlara gömüleceklerdi. Gecikmiş bir ölümü beklediklerini fark etmeyerek, kenarları uyuşukluğa batırılmış kahredici bir sabırla yaşlanacaklardı. Herkes gittikten sonra kardan adamla kendisi kalacak, birbirlerine bakmayı sürdüreceklerdi. Hangisi önce vazgeçecekti? Bakmaktan vazgeçenin kardan adam olmasını başarana dek, pencerenin önünde durmayı sürdürebilirdi. Ama buna gerek kalmayacaktı. Birdenbire yumuşacık bir “poff” sesiyle kardan adamın kafası dağılıp paramparça oldu. Şaşkınlık, hayal kırıklığı ve tuhaf bir sevinçle karşı binalara bakındı. Herkes korkuyla odalarının içlerine, en karanlık ve güvenli köşelerine kaçışmıştı. Karşı pencerelerden birinde atletli ihtiyar bir adam kahkahalar atıyor, yaşlı ve yorgun gövdesi oynadıkça elindeki dürbünlü tüfek, oyuncak bir silah gibi sevimli görünüyordu. İhtiyar adamı fark edip, atletindeki yemek lekelerini bu kadar uzaktan en ince ayrıntısına kadar görebilmesine şaşırdı. Yemek lekelerine bakıp, onları bir ressamın soyut resimlerinden anlamlar çıkaran bir sanatsever gibi incelerken, ihtiyar adamın tüfeğin dürbününden kendine baktığını sezemedi. Bir mermi vınladı kulağının yanından. Korkuyla eğilip arkasını döndüğünde, kadının sırtüstü yattığını gördü. Annesi miydi? Şimdi de o olmamasını ümit ederek, bu gergin bekleyişin vereceği tuhaf bir mutlulukla ve peşi sıra geleceğinden emin olduğu bir çılgınlık haliyle ölene dek bu şekilde bekleyebileceğini hissetti. Yerde yatanın annesi olmasındansa bu korkunç duygularla ömür boyu cebelleşebilirdi. Annesinin varlığı, hala hayatta oluşu, bu mutfakta bir ömür boyu telaş ve mutlulukla koşuşturması ve bundan küçük bir kız çocuğu gibi keyif alması için kendini hiç düşünmeden feda etmeye hazırdı.
Kadına doğru iki adım attı. Tezgahın üstünde duran, fırından yeni çıkmış çöreklerin dayanılmaz kokusunu içine çekti. Annesi tepsiyi fırından çıkartırken vurulmuş olmalıydı. Çörekleri dökmemek için tezgaha son bir hamle yapmış ve düşmüştü. Nadir çöreklerden bir tanesine isteksizce, işaret parmağı ile bastırdı. Sıcacık ve yumuşacıktı. Ne güzel kokuyordu. Çöreğin gövdesine iyice giren işaret parmağını usulca doğrultup havaya doğru kaldırdı. Çörekle birlikte havalanan elini, tüm isteksizliğine ve yerde yatan kadının annesi olması durumunda yaşayacağı acıya rağmen, ağzına doğru götürdü. Bütün yoğun düşüncelerini bir tarafa bırakıp çöreği ısırdı. Bir daha ve son bir ısırık ile çöreği çiğnerken demlenmiş olan çaya gözü kaydı. Ama bu kadarı da fazlaydı. Bir çörek daha alıp ağzına atacakken, gözleri yerde yüzükoyun yatan kadının saçlarına takıldı. Annesinin saçlarının rengi tam olarak böyle miydi? Emin değildi. Bildiği şeylerin hiçbiri kesin değildi. Ömrü boyunca gördüğü, öğrendiği, yaşadığı her şeyi etraflarında bir bolluk bırakarak, esneme payıyla kaydetmişti. Şimdi bu bolluk, bellekteki gevşeklik, her bir bilgiyi kesinliği elinden alınmış olarak ortada bırakıyordu. Elindeki çöreği, teslim olmaya hazır bir suçlunun, elindeki silahı korku ve pişmanlık ile usulca bıraktığı gibi tabağa geri koydu.
Kadının üzerine doğru eğildi. Sağ omzunu kavradı. Ne kadar da kuru ve soğuktu. Biraz daha sıksa elinde dağılıp kalacak olan, annesinin pek sevdiği galetalar gibi. Galeta yiye yiye süper kahramanlar ailesine ‘Galeta Kadın’ olarak katılmış olabilir miydi? Annesinin yüzünü hatırlamaya çalıştı. Eskiden etrafına neşe saçan, sağlıklı, mutlu kadın, günden güne erimiş iyice kötüleşmişti. Nadir, annesinin bu son halinin gerçek kişiliği olduğunu çabucak kavramış, önceki hallerinin, o neşenin, mutluluğunun doruk noktasına vardığında, birden yüzünde oluşan kederin ve durgunluğun tuhaflığını şimdi çözmüştü. Ne kadar mutsuz görünse de, bu halinin annesine daha çok yakıştığını düşünüyor, onu böyle daha çok seviyordu. Bu suskun, kederli ve zayıf kadın, kendisine, etrafına, evindeki mobilyalara baktığında artık daha çok şey görüyor ve gelecekte başlarına neler geleceğini kestirebiliyor gibi bakıyordu. Şu anda yerde yatarken bile annesinin kendini görebildiğini düşündü. Çöreği yediği için daha da utandı. Odada o an biri olsaydı durumu açıklamak adına, ‘annesi olmadığından emin olma halini’ güçlendirmesi için çöreği yediğini söyleyemez, bu aklına gelmezdi ama bunu bildiğini bilmeyerek, kendince haklı olduğunu sadece sessizce duruşuyla gösterebilirdi. Şimdi onu çevirecek ve annesi olmadığı için kendini çok daha iyi hissedecekti.
15 Nisan 2017 Cumartesi
SIX FEET UNDER
''Ben!'' diye atıldı ihtiyar kör adam. ''Körün halinden kör anlar'' Bastonundan destek alıp doğruldu, ağır adımlarla yürümeye koyuldu. Şanslı bir köstebek peşi sıra seğirtti, ihtiyar kör adamın ardından.
Muammer bu epik teatral giriş ile güne başlamasına sevindi. ''Sırada ne var Cenk?'' diye seslendi, yüzü gökyüzüne dönük olduğu halde.
Irmağa eğilir adam. Başını akan suya sokar. Çıkardığında başka biri olmuştur. Yeni bir yüz, yeni bir kimlik.
Tanık koruma programına alınan kişi estetik ameliyatı esnasında bu rüyayı görür. Ameliyat hala sürmektedir. Rüya da öyle: Adam akan suda kendini görmek ister ve dehşete kapılır. Bu yüz ihbar ettiği, yakalattığı, aslında masum olan adamın yüzüdür. Tekrar kafasını suya sokar. Su birden kızıllaşır, kana dönüşür. Başını bir türlü çıkaramaz, çırpınmaktadır kabusunda. Ameliyatında da kan basıncı hızla düşmektedir. Ele verdiği adam aynı dakikalarda zehirli iğneyle ölüm yolculuğuna çıkmıştır. Adamımız masada kalır.
Bir örnek daha.. yolculuk esnasında çok güzel bir manzara görür ve güneş o an mükemmel ışık vermektedir.. Bir resim çekmek için durur ve üşenir ekipmanı yerleştirmeye.. ''boşver, gidelim'' der.. bu da derin anlamlar içeren bir sahnedir.. o resmi çekseydi ortaya mükemmel bir şey çıkabilirdi belki de.. ama hayatının özeti gibidir bütün davranışları da... İçki masasında arkadaşları şaka yollu bunu yüzüne vurduklarında, bahsi kapatıp ''karı'' mevzusuna geçmek ister... Köylüsünden duyduğu rahatsızlığın sebeplerinden biri de budur. O'na normal davranış kalıplarını bilmeden empoze edip durması adamımızı rahatsız etmekte, girmiş olduğu görünmez kabın içinde duvarlarının yıkılmasından korkmaktadır... Geçmişinde yaptığı bencillikler/hatalar ruhunu kanatıp durmakta, dingin görüntüsünün ardında derin acılar çekmektedir.. Yakınlarını hem seven hem de nefret eden bir ruh karmaşasını, sırıtmadan yansıtabilmek yönetmenin ve oyuncunun ustalığını gösterir. Köyünden gelen elemanımıza geçersek, kendinin bu yeni bölgede yabancı olmadığını hissettirmek isterken özellikle kızlara, acemice hareketler yapması başkalarının onun farkında olmamalarının farkında olmamasıyla gülünç/trajikomik bir hal alır. Büyük şehire gelmek hayata yeni başlamak gibidir ve onun yaşayacağı acemilikleri kaldıracak kimse yoktur etrafında.
Kaldırım taşlarını dişiyle sökmeye çalışan bir adamı alaycı bakışlarla seyreden diş hekimlerinden birinin, arkadan yaklaşarak sessizce gırtlağını kesiyor, kaldırımdaki delinin akıllı arkadaşlarından biri. Alaycılık yerini Vegas'ta korku ve dehşete bırakıyor. Beyaz önlüklüler önlüklerinin hakkını veremiyor bir süre. Hırıltılar arasında evrensel yolculuğa beş kala pamuk tıkıyorlar kesik gırtlağa. Kaldırımdaki deli şimdi alaycı bakışların yeni sahibi. Bu tür terörsel uygulamalar töresel anlamlar da taşımıyor değil antikahramanlarımız için. Kaçma vakti, yeni kaldırım taşlarını dişlemek adına.
****************************************
Oysa daha yeni başlamıştık. Kaynayan kazanların başındaki uyuşturucu taciri keyifle kokluyor kazanları. Gergili bir adım atıp daha derinlerini koklama sevdasında kazanın. Kel arkadaşının maymununun az önce yediği muzun kabuğunu göremiyor haliyle. Gerginleşmek isteyen sağ ayak biraz daha açıldığında kabuğa basıp kayıyor. Antikahramanımız kendini kazanın içinde buluyor. Yeni bir tat, yeni bir renk veriyor bu güzel eylem, uçmakta olan kalabalığın dimağına.
*****************************************
Ağır atlar zamanı. Kurşun gibi ağır atlar fili alır. Sucukçu vezir bu anı kollamaktadır. Bekletmeden alır ağır siyah atı ve keser sur dibinde. Ağır siyah atın ağır kokulu kanı sıvar sur duvarlarını. Tuhaf bir coşku yayılır bütün bünyelere, şölen ateşi yakılır. Kör bıçaklı kasaplar gözleri bağlı olduğu halde, birbirlerini yaralamaya çalışır kahkahalar eşliğinde. Deliliğin sınırlarını aştın mı tadından yenmez olur hayat. Tadından yenmez.
Bir M-16'nın gölgesinde uyukluyorum.................. Güneş gözümü alıyor. Vurduğum bir arap mı yoksa dört ayaklı bir hayvan mı seçemiyorum. Üstlerim bunun pek de önemli olmadığını söylemişlerdi aylar önce buraya geldiğimizde. Kızgın çölün ortasında uzun lacivert bir asfalt düşlüyorum, ortasında seraptan işveli kızlar görebileceğim. Benim düşüm de bu şimdilik, kurumaya yüz tutmuş beyin sıvımdan kalanlarla ancak bu kadarını isteyebiliyorum. Vurduğum şeyin yanına kadar yürüyorum. Ama, ama... vurduğum güzel beyaz bir kızmış. Serap olduğunu düşünüp gözlerimi kapatıyorum.
**************************************
Dünden kalanlarla karnımı doyuruyorum. Günden kalanlar şeffaf bir poşetin içinde yarını bekliyor. Bugünden dünü yaşıyorum, dün benim için hiç bitmiyor. Bu yüzden gelecek planları yapamıyorum. Son cümlelerimin etkisi bastırsın istemem üstteki cümlelerimin etkisini. Bu yüzden diyorum, sürmeli dünden kalanların etkisi.
23 Mart 2017 Perşembe
LAZARUS'UN DRAMI
Pink Floyd'da Syd Barrett etkileri
‘’Bunu yapanı bulup kellesini almalıyım’’ diye düşündü.
çan çiçekleri içinde durdu, gökkuşağına yakardı örümceğin ağları
arasından.
Bunu yapanı bulacak ve burnundan getirecekti.
şimdiden. Pis ana sokakta kasap tezgâhları kuruldu; bakır
oymaları gibi yukarıya kat kat yığılmış denize çektiler kayıkları.
‘‘Seni bekliyordum’’ diye fısıldadı, tuhaf bir umursamazlıkla
ve ekledi: ‘‘Ama hikayemi dinle bir.’’
sararttığı cambazhanelerde, mezbahalarda, Süt ve kan aktılar.
Kunduzlar yuva kurdu hep. "Fincanlar" tüttü kahvehanelerde.
Daha suları damlayan büyük cam evde eşsiz görüntülere baktı
yaslı çocuklar.
peygamberi katlettiler. Pişmanlıkları yüreklerini pamuk gibi etti.
Katlettikleri kişinin de aslında bir hain ve katil olduğunu bilmeden
hem de. Kuzulara dönüştü her biri…’’
sağanak altında, - fırıldaklar ve çan kuleleri tepesinde bütün yel
horozları oyunu anladılar. Bayan Alpler’e bir piyano yerleştirdi.
Ayin ve ilk "bağlaşım"lar yüz binlerce sunağında kutlandı katedral'in.
yapılması gerekeni yaptıklarını. Tövbelerini bozdular ama kuzu
olarak kaldılar. Her biri, gırtlağı kesildiği an acılarının da sona
ereceğini bildi ve bunu diledi. Ben bu dilekleri yerine getiririm.’’
içinde kuruldu Splandid- Otel. O günden beri, keki çöllerinde cıvıldaşan
çakalları işitti ay - ve tahta kunduralı çoban şiirlerini, meyve bahçelerinde
gıcırdayan. Sonra tomurcuklanmış mor ulu ormanda Eucharis baharın
geldiğini söyledi bana.
Tövbenin derinliği ve uzunluğu bedenini titretti. Dayanamaz oldu
ve hızla dönüştü kuzuya. Adam onu hiç kesmedi uzun zaman boyunca.
erganunlar, şimşekler, gök gürültüleri, yükselin, yürüyün; -sular ve hüzünler,
yükselin, getirin tufanları yeniden. Çünkü onlar dağılan bir can sıkıntısı ki…
-Ah güzelim taşlar, gömülen; o açılmış çiçekler! - Ve Ece, gömleği içinde
korları
bize.





















