19 Şubat 2017 Pazar

MAYMUNCUK

‘‘Yazan biri, yalnızca anlaşılmak istemez ama tam da emin olarak anlaşılmamak için yazar. Bir kitabı kimse açık seçik bulmazsa, böyle bir kitaba kesinlikle karşı çıkılamaz: belki bu, yazarın kısmi niyetidir, ‘kimse’ tarafından anlaşılmak istememiştir. Kendisini iletmek istediği zaman her soylu tin ve beğeni de, kendi okuyucusunu seçer; onları seçerek ‘diğerleri’ni dışarıda bırakır. (Die Fröchliche Wissenschaft – Neşeli Bilim)                                                                                                                                F.NIETZSCHE


 I.

 Sonunda işi bitmişti. Bir sigara daha yakıp dışarı çıktı. Filizlenmiş gökdelenlerin önünden geçerken, az önce yağan yağmurun yumuşattığı toprağın nefis kokusunu iliklerine kadar çekti. Kulaklığında, Sepultura’dan ‘Orgasmatron*’ -Motorhead'den cover- keyfi ikiye katlandı. Duvarlarda Metallica konser afişleri, bir ay sonra burada olacaklardı. Eski tatları yoktu ki artık. Tam bunları düşünürken, geçtiği son gökdelenin 88. katından atlayan kız önüne düşüverdi. Gencimize göz kırpıp öldü. Elinde bir zarf vardı. Delikanlı içgüdüsel bir çabuklukla zarfı alıp arka cebine koydu. Kız çok güzeldi, kederli gözleri hala açık, ölüme mi güzellik katmıştı kız, yoksa ölüm mü kıza güzellik katmıştı, bilemedi. Betona sırt üstü düştüğünden kafatası pasta gibi yayılmıştı. Gözleri, kaşları, burnu, ağzı; sanki muhteşem bir pastanın üstündeki olağanüstü süslemelerdi. Evi yürüyerek 15 dakika çekiyordu. İstanbul’un en pahalı, gökdelenli semtinden, görülmeyen sınırlarla ayrılmış varoştaki evine vardığında hala kızı düşünüyordu. Zarf dolu muydu, içinde ne yazıyordu, kimdi bu kız, neden ölümü seçmişti? İşlenmemiş taşlarla yapılmış bahçe duvarı, bu yaz akşamında da karanlığın katmanlarıyla örttüğü tek katlı evini dışa/topluma karşı sınırlıyor adeta koruyordu. Yaşlı babasının çeşitli sebze meyve yetiştirdiği toprak parçası da, kendini dıştaki çorak topraktan soyutluyor, yaşlı adamın sevgisi ve suyuyla verimli, soylu, saklı bahçe haline bürünüyordu. İç köşelere dikilmiş dört ağaç çoktan boy vermiş, meyveleriyle iki ev sakinine huzur, moral ve vitamin pompalıyordu. İçlerinden biri incir ağacıydı ve öykümüz için bunu vurgulamak önemliydi, diğer ağaçların cinsinden bahsetmenin önemsizliği adına. Gencimiz pencerenin kenarındaki yatağından dışarıyı, hemen duvarın dışına, yatağına pek yakın dikilmiş incir ağacının dallarına bakarak, ‘zarfı açıp okumalı mıyım’ diye düşünüyordu. Elbette okuyacaktı ama bu şimdi mi olmalıydı? Bu uzay zaman diliminde, incir ağacının gündüz serinliğinin de avansıyla, o anda gerçekleşmesi bir dizi felaketin de habercisi olacaktı. İş onu çok yoruyordu ve uyuyakaldı, tam da zarfı açacakken. O anda gerçekleşmediği için bu eylem, bir dizi felaket de tamamen rafa mı kaldırılacaktı? Bunu kurgulayan her kim, ya da neyse, önümüzdeki zaman diliminde açıklığa kavuşacaktı elbet. Gencimiz işteyken ve babası da ikindi uykusuna yatmışken, –her ikindi uyur ve nefis rüyalar görürdü- incir ağacının gövdesinin ortasına yakın irice oyuktan dışa, evrene bir şeyler akmaya başlamıştı: ağırdan, akışkan, nemli, yoğun ve renksiz bir şeydi bu. Kulak kiri gibi desek, bir çağrışım yapar mı? İhtiyarın rüyalarından biri miydi yoksa? Gerçekliğini acımasızca sorgulayıp, konuşturana kadar incir ağacını kırbaçlasak da, ihtiyarın belleğini didik didik etsek de, o an üç kuruş paraya, millet akşam seyredip dertlerini unutsun diye, dizi film montaj masasında anası ağlayan –ölmüştü ama- genci, göremeyeceği bir yerden röntgenlesek de, henüz bunun cevabını veremeyecektik… (13 bölüm gider bu) *******************************************************************************************

 II.

 ‘AVM’de bul beni’. Ölmemiş miydi? Gözü önünde betona çakılmıştı. Babası, durgun akan nehrin buz tutmasına yakın sızısıyla, ‘’gerçekten aç değil misin’’ diye sordu, ‘’nefis kapuska yaptım.’’ Yanıt vermedi. En yakın AVM (alış veriş merkezi) işiyle arasında vücut bulmuştu. Dünyaca ünlü büyük markaların küçük şubeleri buralara gelen insanlara küresel tatlar sunuyordu. Buralar, kapitalizmin en tepeden ve derinden yaşandığı o ulaşılamayacak bölgelerin/markaların aşağılara kadar inen kirli etekleriydi. Kirletenler de, bu sanal, küresel tatları alanları seyretmeye gelen en alt tabakaydı. Az gelişmişliğin sürekliliği, bizim zenginimiz, tepedekiler/dış batılı dünya ile en alttakiler arasında tampon bölge görevi görüyordu. Bundan da alınan haz tepe noktalarındaydı. ‘Ölmemişse orada olmalı’ diye düşündü. Çıkıp bakacaktı. Babası kapuskayı kaşıklıyordu. Yerkenki aldığı haz yüzünden okunuyordu. İlişse pençelerini gencimize sallayacak gibi iştahla yiyordu. Annesi ölümüne kadar, öleceği bilinmesine rağmen, son ana kadar iştahla yemeyi sürdürmüştü. Tutunamayan, dışarıda ezilip eve gelen, acısını bir şekilde oradakilerden çıkarıyor, yediği yemek ile de kendine gerekli olan hazzı yakalıyordu. Sefertası şahitti. Babasından ölesiye nefret etmesinin daha birçok sebebi vardı ama şu an ‘kızı bulabilecek miydi’ onu düşünüyordu. Girdi ve tek tek katları aradı. En üst katta Burger King’de çalışırken gördü. O olmalıydı. Birçok bölüm bomboşken bu yer çok kalabalıktı. Sipariş vermek imkânsız gibiydi. Arkalarda durup kızı seyre koyuldu. Kendini görmemişti ve bu telaşlı ve stresli çalışma ortamında zor görecekti. Yaklaşık 18 dakika öylece dikildi. Kız sonunda arkadaşının kendisini dürtmesiyle gencimizin farkına vardı. Bir sigara yaktı. 2 dakika sonra müdahale ettiler. Nefretle görevlilere baktı. Arka cebinden kanyak şişesini çıkarıp dibini buluncaya kadar içti. Kalan birkaç damlayla sigarasını söndürdü. Ve kıza haykırdı: ‘’Geldim işte. Bu bulmacayı çözelim artık.’’ Haykırdığına pişman oldu hemen. Bu şekilde iletişime geçmek istemezdi ama içindeki öfke kabarmıştı yine. Hızlı adımlarla gerisin geriye gidiyordu. Pazardı ve ikindiydi. Babası uyuyor olmalıydı. Ölmüş olabilir miydi? Bahçe kapısından girip ağaçlara doğru yürüdü. Ufaktan meyve vermeye başlamışlardı. Ama meyve yemeyi sevmezdi. İncir ağacına yaklaştı. Gövdenin ortasındaki oyuktan akan akışkan sıvıyı fark etti hemen. Bir süre inceleyip, işaret parmağını daldırarak ve peşinden parmağının dokunuş esnasında tuhaf bir keyif vermesinden de cesaret alarak, parmağındaki tüm o şeyi yiyiverdi. Bundan sonra olacaklar kendisin, babasın, o kızın, tanıdığı insanların ve belki de bütün evrendeki canlıların yaşantılarını değiştirecekti. Kim bilir?Sana gül bahçesi vaad ettim mi? ***********************************************************************************

 III.

 Kanındaki alkolle, bu tuhaf maddenin tepkimeye girmesi sonucu, gencimiz oracıkta ölüverir. En azından dış kapıya kadar sürünebilmeyi dilemiştir. Babası içerde uyumaktayken oraya doğru seğirtmemesi nedense pek

bir tuhaftır. F I N




Kötü sümkürmüştüm. Lavabonun oldukça dışına giden bir parça. Aramalarımız akşama kadar sürdü. Hava kararınca meşalelerle, bütün kasaba aramaya çıkacaktık.

 Yalnız değilim ben; sigaram, çayım, kitaplarım sonra filmlerim. Bana çeşitli oyunlar oynayan, gerçeklikle alt benliğim arasında kaskatı kalın duvarlar ören beynim. Sigarayı bırakmayı düşündüm ama sigaram ve çayım ayrılmaları imkânsız iki kardeş gibiler. Onları ayırmaya dayanamam. ‘Sophie’nin Seçimi’ gibi olur sonra.

 Korku ve dehşet yüzümden okunuyordu. Bütün bedenim titreyerek ittirdiğim, hastanenin aynalı kapısında kendimi gördüğümde. Askerde bütün aynaların üst kısmında ‘kılığını düzelt’ yazardı. O an hatırlayınca acıyla güldüm. Danışmaya kadar yalpalayarak varabildiğimde son sözlerim, ‘‘bellek kanaması, yardım edin’’ olmuş. Kendime geldiğimde tepemde bir serum, yatıyordum. Odada 6 kişiydik. Yanımdaki yatakta Sartre okuyan ihtiyar Sartre’a ne kadar da benziyordu. ‘‘Şaşırma, 0 zaten benim’’ dedi. Kanamam devam ediyor olmalıydı. Serum şişesine baktım, ispirto rengindeydi ve üzerinde ‘titre ve kendine gel’ yazıyordu. Herhalde bu yatakta çıldıracaktım, korkuyla beklediğim, gerçekleşeceğinden emin olduğum o an, kendimle vedalaşma zamanı gelmiş olmalıydı. İri ve acemi bir hemşire –acemi olanları kötü kaderin belirginleşmesine yardımcı olduğundan tercihimdi- saldırgan adımlarla bana yaklaştı. Bir uzun 2000 yakıp ‘‘ateşin var mı genç’’ dedi. Artık tamamen emindim, ‘ben ben değilimdir artık’ diyen Rimbaud’ya bir adım daha yaklaşmıştım. Diğer yanımda yatmakta olan tikli genç, birden yerinden fırlayıp elindeki plastik bidonun içindeki sıvıyı üstüne boca etti. Benzinmiş. ‘‘Burada ateşin kralı var hemşire’’ deyip kendini ateşe verdi. Hemşire yanmakta olan adama yaklaşıp, yanmasına aldırmadan sigarasını yaktı. Bedenimin yer bulamadığı/sokulmadığı bu uzay zaman diliminin tadına böylesine iştahla bakmama izin verilmesi ve belleğimin dimağında bıraktığı nefis tat. Kurmacaları kurgulayanı ensesinden tutup, buruşturarak kurmacalarının arasına fırlatan ‘görünmeyen el’, varlığım varlığına armağan olsun… burada durmalıydım.

6 Şubat 2017 Pazartesi

DİZ ÇÖKEN SEMENDER

Helikopter pervanesine kaptırdığım işaret parmağımı ve yüzük parmağımı getiremezsem hiç evlenemeyeceğimi ve hiç tahtaya kalkmak için parmak kaldıramayacağımı söyledi doktor. Umursamadım. Sağlık Ocağında 161 numarayı almıştım ve 93 dakika sıranın bana gelmesini beklemiştim. Koca bir hiç için! Odadan çıkıp bir numara daha aldım. Başka bir doktorda şansımı denemek istiyordum. Bekleme salonundaki koltukların hepsi ihtiyarlar tarafından doldurulmuştu. Çoğunun bir sıkıntısı yok gibi görünüyordu. Yaşlandıklarını kabul edemiyorlardı belki de. 298 numarayı almıştım bu sefer ve önümde 73 kişi daha vardı. Doktor sayısı 4’dü. İhtiyarların çoğu ilaç yazdırdığından çok da beklemeyecektim. Ama kayıp parmaklarımı bulmamı söylerse diğer bir doktor da, yapacak bir şeyim olmayacaktı. 300’de numara bitmişti ve hala akın akın ihtiyar yağıyordu sanki gökyüzünden sağlık ocağına. Birini numaramı çalmaya çalışırken yakaladım. Yalvaran gözlerle bana baktı: ‘’Çok, çok uzun yaşamam için bu numaraya ihtiyacım var’’ dedi. Numaramı verdim ve yeni aldığım Apocalypse Now (Redux) DVD’sini de uzattım peşi sıra. DVD ile ilgilenmedi ve ben de dışarı çıktım sevgili. Oysa Redux olduğundan, kurguda çıkarılmış 50 dakikanın da eklendiğini ballandıra ballandıra anlatmama rağmen ikna olmadı. ‘’Ballantines viskiye, baldıran zehiri atıp ballandırsaydın ikna olurdum belki’’ diye içinden geçirmiş olabilir mi sevgili? *******************************

******************************* ************************************ ************************************

 Yürürken sırf sana benziyor diye hapşıran bir kıza ‘’çok yaşa’’ dedim. Gülümsedi. ‘’İstersen bir kahve içelim’’ dedi. İşlerin bu kadar çabuk gerçekleşmesi kitabımda yazmıyordu sevgili ve sen vardın. Gözlerimin içine içine bakıp, ‘’O benim’’ dedi. İnanmışım sevgili. Kahve içerken kendime geldim ve sırf sana benziyor diye yanaklarını okşadım. Kahveler bitince kız itiraf etti: ‘’Sırf eski sevdiğime benziyorsun diye buradayım. Ben de bir kaybedenim.’’ Söyledikleri kalbime dokunmuştu sevgili. O sen olabilir miydin? Sen de benim gibi, bana benzeyen birine ihtiyaç duyabilir miydin? O sen miydin sevgili? Daldığımı görünce fısıldadı: ‘’ Eternal Sunshine Off The Spotless Mind’’ ********************************** **********************************

  ****************************** ****************************** Koşarcasına kaçtım oradan sevgili. Senin bir oyuncak ayı olduğunu itiraf edemedim. Yine de kendimle çelişkiye düşmekte çok iyi olduğumdan ve bundan sahte bir gurur da duyduğumdan sevgili, varlığının cinsi hakkında bir an şüpheye düşmedim değil. Ama şu an eminim: Sen bir oyuncak ayısın benim için sevgili. Bulunduğum yerden, koşarak çıktığım pastaneye baktım. Kalktığım masanın üstünde bir oyuncak ayı yatmaktaydı. ************************************

************************************ *********************************** *********************************** Soğuktu ve yağmur çiseliyordu. Kırmızı ışıkta durup gökyüzüne büyük bir karamsarlıkla baktım. Kara-gri gökyüzü ahmakıslatanını da göndermekte gecikmedi sevgili. Şu an burada olsaydın, yanımda benimle ağır adımlarla yağmura aldırmadan yürüseydin, tüylerin yapış yapış olurdu sevgili. Üzerinde sigara söndürdüğüm zamanlar oldu biliyorum ve özür diliyorum. Kırılmış kül tabağının da suça ortak olmasıyla suçluluk duygum biraz olsun azalıyor. Hala kırmızı yanıyordu ve bir araba iyice yanıma yanaştı. Beklediğim kişiydi. Evine gittik. Gizemli çantasını açtığında her kalibreden silah vardı. Uzun namlulu bir 45’lik seçip, ‘Silahlara Veda’dan bir pasaj okudum. Eleman etkilenip fiyatta oldukça aşağı indi. Elinde başka şeylerde vardı ama ilgilenmedim sevgili. Silahı belime takıp bir 2000 uzattım. Keyifle sigaralarımızı tüttürüp çıktık. *********************************** *********************************** ******************************** ******************************** Sağlam dostlarımızı kırdığımızı, onlarla uzaklaştığımızı söylüyorsun. Biz içimiz kan ağlaya ağlaya Tanrı ile bile yollarımızı ayırmıştık. Artık bizi paklayacak hiçbir şey olmayacaktı. Bunu bile bile bu kalın, karanlık kitaplara gömüldük. Kendimizden intikam alırken, bunun farkına varamamak, vardığımızı kendimizden saklamak. Bütün birikmiş ümitsizliklerimizi aynı potada tuhaf bir umutla eritip, oradan kendimize tapınacağımız –helva mı?- bir Tanrı uğraşısına girişmemiz ne kadar da aptalcaydı. Ama biz soylu aptallardık.

 *********************************** *********************************** Kanım parkelerin birleştiği çizgilerden daha içerilere doğru sızıyordu. Yattığım yerden görüyordum. Parkelerden sonra betondan da aşağıya, alt kattaki ihtiyar çiftin huzurla ölümü bekledikleri oturma/ölme odasına, onlar o an oradayken, belki de kafalarına pıt pıt damlayacaktı. Bileklerimi kesmiştim ve belki de kanım, bütün canlılığıyla kalan ömrümü onlara devretme işlevi görecekti. Bunu bilselerdi ya da gerçek olsaydı, tavana gözlerini dikip, ağızlarını alabildiğince açarak, damlayacak her bir damlanın tadına bakacaklardı. Kan emmek ille de vampir olmak anlamına gelmezdi. ******************************************* ******************************************* 

‘Kafadan sakat olma halim’ şimdiki zaman, -yorum, -yorsun, -yor takılı, takıntılı bir halde, KBB’cıya görünmek için numara aldım sağlık ocağından. ‘’Öyle bir bölümümüz yok’’ dedi, usta işi hemşire. ‘’Hem bana kalırsa önce akıl sağlığınızı kontrol ettirmelisiniz’’. Titreyen kolumu umursamadan sallayıp cevapladım: ‘’Tamamen haklısın’’. Numaramı havaya attım. Benden sonra gelen onlarca ihtiyar kapmak için yükseldi. Sanırsın NBA finalinde başlama atışına çıkan pivotlar. Çıkarken dikkatimi çekti: Sağlık ocağının uzun koridoru boyunca çivi yazılarıyla bir şeyler yazıyordu. Öyle değilmiş. Buraya şifa bulmaya gelen ihtiyarların her biri burada ölürse, onun adına bir uzun çentik atılırmış duvara. Törenler eşliğinde helvası yenir, elbiseleri, cüzdanı, bedeni vs. yağmalanırmış peşi sıra. Bu yüzden dış kapının etrafında uğursuz ölü seviciler beklermiş.

 

1 Şubat 2017 Çarşamba

MUTSUZ KIZ

DIŞ SONRA İÇ 16:00 BEN-TEYZE-ÇOCUK (ÜÇ MAYMUN) SSK Samatya’da yatmakta/ölmekte olan halamı ziyaret etmek için trene bindim. Sorumluluk almaktan, akraba, arkadaş ziyaretlerinden hep kaçmıştım. Belki de ölmüştü. Ama istasyondan inip ilk sağ yola saptığımda, epey gittikten sonra çıkmaz sokakta olduğumu anlamıştım ve geri dönmeye üşeniyordum. Dar sokak boyunca dizilmiş eğri büğrü yoksul evlerinden birinin kapısını çaldım. Elinde kemirdiği ekmek, kirli yüzlü, belden aşağısı çıplak 5 yaşlarında bir erkek çocuğu kapıyı açtı. İçerde acıyla kıvranmakta olan yaşlı bir kadın vardı. Halama ne de çok benziyordu. ‘‘Geldin mi oğlum?’’ dedi. İlginç olan hiçbir şey yoktu. Bu tek gözlü odada hayatı katlanılır kılacak bir şey arıyordu gözlerim. İçeri gizlice sokmayı düşündüğüm kanyağı çıkarıp ufaklıktan iki tane bardak istedim. Teyze hafiften doğrulup bana dikkatle baktı. ‘‘Sen Kemalettin değilsin’’ dedi. ‘‘Sen de halam değilsin’’ diye karşılık verdim. Gelen yarı kirli yarı temiz bardakları doldurup, teyzeye seslendim: ‘‘hayata ve coşkuya’’ **************************************************************************************************************************************************************************************************** ************************************************************************************************************************************************************************************************ Yazdıklarımın gereğinden fazla kişisel ve değersiz olduğunu düşündüğümden...............utanç içinde, tecrit edilmiş bir yaşam ile mükafatlandırılmama karar verilmiştir. "Her şeyi göstermek ve hiç bir şeyi teyit etmemek" üzerine kurulmuş bir yazınsal, debelenişsel anlatının tüm saç ayaklarını yerden kesmek üzerine, kaleme alınmış bir yazıyla tüm nefret edenlerime veda edeceğim. Uykudan uyandığımda, aslında uyanmadığımı anlamam için uykudan uyanmam gerekiyordu. Bunun için de bir süre daha geçecekti. Bu arada kalan süre, ağrılı bir süreç, 'bilinç'in kendi yapısını yeniden kurması, kurabilmesi için de kendinin farkına varması gerekiyordu. Çok ağrılı bir süreç -kısacık bir zaman dilimi- her saniye vuruşunda biraz daha değerlendiğini anlayacaktı. ************************************************************************************************************************************************************************************************ Hasta köpek. Önünde ölü balık. Yemiyor. Noktalar kısıtlıyor davranışlarını. Hastalık bütün yaşam pınarlarını kurutmuş. Evrene sürgün edilmiş köpek, özlem duydu hep geldiği yere. Tanımlayamasa da sahiplerine. Hiç sahibi olsun istemedi. Uzun süre olmadı da. Bebek sahilinde köpek. Hasta, yorgun ve yaşlı. Önünde ölü balık. Yemiyor. Canlı olmak kısıtlıyor davranışlarını. Canlıya özgü davranışlar onlar oysa. Bankta sakallı adam. Köpeğe bakıp bunları düşünüyor. Oysa bebek parkını hiç görmemiş bile. Ne kadar da çok ‘oysa’ kullanmış. ‘Bir’ kelimesinden nefret eder. Çok kullanmayı acemilik sayar. Şimdiye kadar hiç kullanmadı. En azından bu yazı boyunca. Zengin tombul çocuk kulağında kulaklık ter atıyor. ‘‘Pink Floyd’dan ‘Cirrus Minor’ dinliyor olabilir mi’’ diye düşünmekte, sakalını sıvazlarken. Oysa o parçayı dinlese böyle iştahlı koşamaz, biliyor. Böyle iştahla yeyip, bu kiloları da alamaz belki, bunu da biliyor. Bildikçe acısı artıyor. Oysa yıllar önce bıraktı bilmeyi, okumayı ve hafızasında tutma isteğini. Hasta köpek. Önünde ölü balık. Yemiyor. Patisiyle denize doğru itiyor. Ölü balığın suya düşerken çıkardığı sesi duyamıyor ter atan tombul çocuk. Sakallı adam duyuyor. Acısı artıyor. Köpek ağır adımlarla içeri ağaçlara doğru gidiyor. Sessizce ve kimseye görünmeden kusacak. Sakallı adam da kalkıyor banktan. Ters tarafa doğru yürüyor Bebek sahili boyunca, yüzünde tarifsiz bir keder. Oysa Bebek parkını hiç görmemiş. Ter atan çocuk orada hala ve hissediyor oraya ait olduğunu ve oranın da ona ve onun gibilere ait olduğunu… ************************************************************************************************************************************************************************************************ ************************************************************************************************************************************************************************************************ Sinemaya filmin ortasında girdiğinde karanlıktan anlayamadı önce hiç kimse olmadığını. Cumartesi öğleden sonrası, sıcak bir yaz günü, kendisi hariç herkesin yapacağı çok daha önemli işleri vardı. Kendine çok uzak yerlerde zevkle geçirecekleri zamanlar için o na ihtiyaçları yoktu. Tek başına filmi sonuna kadar seyretti. Jenerikleri sonuna kadar seyretti. Sonraki seyirci için çıkması gerekiyordu. Araya çıktı, kimse yoktu. Koşarak merdivenleri çıkıp gişeye kadar koştu; yine kimse yoktu. Dış büyük siyah kapı kapalıydı. Öfkeyle ve haykırışlarla yumruklamaya başladı kapıyı. Oysa bir sinema koltuğuna gömülüp, yerinden kalkmadan binlerce film seyrederek yaşlanmayı, hatta ölmeyi düşlemiş, bunun için dua ettiği bile olmuştu. Zemine düşen toprak sesi duydu birden. Yukarıda bir yerlerden üstüne toprak atılıyordu. Duası kabul olmuştu. Bu duruma alışması uzun sürecek olsa da, durumu bir süre sonra kabullenecek ve yumuşacık koltuğuna gömülüp kendini makinistin seçtiği birbirinden güzel filmlerin büyülü dünyasına bırakacaktı... ********************************************************************************************************************************************************************************************************************** ************************************************************************************************************************************************************************************************ Kelime dağarcığı darağacında sallanırken, soğuk esen rüzgarın da etkisiyle, kendini çözdürecek kelimeleri bulamıyordu. Erguvan kokulu yelkovanın hızına yetişememesi dehşetle titretti kendini biraz sonra. İstediği kelimelere hala sahip değildi. Bir olay örgüsünü ilmek ilmek dokumada iyice ustalaşmışken boşvermesi, aksine sökücü bir yapıya bürünmesi böbürlendiriyordu da kendini kimi zamanlar. Hızla doğruldu düşüncelere sarmalandığı sıcak yatağından. Sehpasındaki pakete uzanıp bir sigara yaktı. Uyumadan önce yarım bırakdığı çayı bardağından kavrayıp hızla içti. Güne yine güzel bir kahvaltıyla başlamıştı işte yine. ''Yokluğum ne kadar can yakabilir ki'' diye fısıldadı, aynadaki tanıyamadığı aksine. Fısıltısı yankı yapıp kendine bir yabancının ses tonuyla geri döndü. Kişilik bölünmesi, simetriğe yakın beyninin iki lobunu keyifle paylaşmış olmalıydı belki de. Bütün yokluğuna rağmen bir burjuva ya da aristokrat ahlakına sahip olması bir süre gurur dalgası olarak içine yayılıp ısıttı tüm kılcal damarlarını. Olay örgüsünü çözmekle meşguldu. Bizlerden sakladığı olay örgüsünü. Sıkıcı ve berbat bir girişten sonra koridor boyunca gelişme kısmını yaşayacak ve bu deneyimi belki de asla unutmayacaktı. Yol boyunca yerde sürünen yaralı bir adam, kuyruğunu yitirmiş bir kertenkele ile varışa kadar yarışa tutuşmuştu. Adam kanlı elini uzatıp yardım diledi, kertenkeleyi geçmek adına. Ama bunun adil olmadığını hepsi biliyordu. Nemli, yosun tutmuş uzun koridorun duvarlarından, hiç evlenmemiş yaşlı bir kadının gözyaşlarına benzer ılık sıcak damlalar süzülüyordu. Tavandaki uzun ve derin çatlaklardan da aynı damlama diz boyu suya karışırken sessizliği tuhaf bir şekilde bozuyor, kahramanımızın koridor/yol boyunca yaşayacağı ve yaşadığı deneyime renk katıyordu. İnce belli bir kum saatinden hayatı içer gibi tedirgin ve keyifli yolun getirisini düşünmekteydi. Yanından bir stalker'ın kılavuzluğunda bir fizikçi ve bir yazar tartışarak geçerlerken kendisini fark etmemelerine de şaşırıp azıcık da bozuldu. ''Ne olacaksa şimdi olmalı'' diye düşündü. Bir şeyler olmalı mıydı? Işığı gördü ve canı sıkkın çıkıverdi. Güneşli gökyüzünün, yemyeşil bitki örtüsünün ve çağlayan ırmakların olduğu bir yere açılıyordu koridor. Beyaz giysili temiz yüzlü insanlar ellerinde çiçeklerle kendini karşılamak için oradaydılar. Önemsendiğini ilk defa fark etti ve kendine değer verildiğinin. Esmer güzel bir kız elinden tutup onu sürükledi aşkının kalbine giden yolundan. ''Seni bekliyordum'' diye sevgiyle fısıldadı. Elini adamımızın göğsüne sokup, kalbine ve karaciğerine saplanan iki hain kalaşnikof mermisini çıkarıp attı. Bilinçaltından bedenine uzanan tüm koridorlar açılmamak üzere kapandı. Yeni ve uzun bir deneyimin yolları açıldı ayaklarının dibinde. ****************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************** *********************************************************************************************************************************************************************************************** Scattered remains splattered brains “Cennet'ten atılma, aslında sonsuzluktur: Demem o ki, Cennet'ten atılma geri dönüşsüzdür, yeryüzünde yaşamaktan kaçış yoktur, yine de eylemin sonsuzluğu, sürekli Cennet'te kalabilme umudumuzu yenilemekle yetinmez, aynı anda, belki de oradan hiç ayrılmadığımız anlamını da taşır; bunu bilsek de bilmesek de.” F. Kafka İç organlarını yokladı. Çimenli yumuşak toprağa düştüğünü anlayamazdı o an. Ayağa kalktı. Kuşlar vardı, sonra güneş, sıcak ve ağaçlar. Tekti. Bir kitabı okurken ki kadar tek ve yalnız ve mutlu. “Gerçek parçalanamaz ve bu yüzden kendini tanıma olanağından yoksundur; onu tanımak isteyen yalana dönüşmekten gayrsını yapamaz.” F. Kafka Sürgün. Araç trafiğindeki aksamalardan bunalanların atlamak için sıraya girdikleri korkunç yüksek kayalıklar. Sıraya girdi. Birbirlerinden cesaret alıyorlar ve kolayca kendilerini boşluğa bırakıverebiliyorlardı. Arkasında güzel bir kız devamlı ağlıyordu. “Arabamı yeni almıştım. Çok pahalı ve spor bir arabaydı. Şu an burada olmayı istemezdim.” Kıza sarıldı ve şunları fısıldadı: “ Sözcüklerin karmaşasından kurtuluş yolu: Eyleme geçilerek yok edilecek olanın sımsıkı tutulması gerekir; ufak parçalara bölünen dökülür gider, nedir, yok edilemez.” “Bu yaşamdan aldığımız mutluluklar, yaşamın kendi mutlulukları değildir, şu andakinden daha iyice bir yaşama ulaşma korkumuzdan.” F.Kafka 02:54’de kayda/kayalığa girdiler. 02 dakika, 54 saniye sürdü düşmeleri. İç organlarını yokladılar. Çimenli yumuşak toprağa düştüklerini anlayamazlardı o an. Ayağa kalktılar. Kuşlar vardı, sonra güneş, sıcak ve ağaçlar. Çifttiler. Bir kitabın iki yüzünü okurken ki kadar çift ve yalnız ve mutlu. **********************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************

31 Ocak 2017 Salı

SİMGELER ORMANI

Gerçekten kitapsız kalmıştım. Bulduğu izmaritleri içen tiryakiler gibi, tezgahta 1 Ytl’lik ne varsa alıp okuyordum. Genelde elime bile almayacağım şeylerdi ama o anlarda Borges gibiydiler. 3 gündür açtım ve cebimde son bir teklik vardı. Simit mi almalıydım yoksa bir kitap daha mı? Kitabı seçtim, okurken bayılmışım....... Çağrıldığı karanlık kuyulara yaklaşmıştı. Sesler hala kederli, acılı ve bir an önce ulaşmasını ister türdendi. Kuyulardan birinin kenarına iyice yaklaşıp kulak kabarttı. Hala çağırılıyordu ve sebebini bilmeden/düşünmeden –tuhaftı bu- şu ana kadar yürüyüşünü sürdürmüştü. Karanlık, sesin dipsiz etkisi yapan derin kuyuya atlamalı mıydı? Düşünmeden atlamalıydı belki de. Atladı da, sevgili okur. Onu çağıran senin sesindi biliyorsun. Olmasını istediğin, kahramanlardan alınan öçe ortak olarak keyiflendiğin anlardan biriydi işte. Ahlakdışı hazların salınıp durduğu, ağırlaşmış havanın yaşamı ve canlılığı diz seviyesine çektiği bu uzay-zaman diliminde, kuyuya çok önceleri atılmış/ittirilmiş, kokmuş cesetlerin arasında keyifle yatıp dolunayı seyretmenin keyfine de diyecek yoktu belki, senin adına......... Üstteki paragrafta yer alan kuyulardan birini ateşe veren genç adam, ateşe yaklaşıp keyifle bir Uzun 2000 yakıyor. Taş toplamaya çıkmış bir astronot o an, çarpışıyor annesine çiçek toplamaya çıkmış bir kızla. Kavgaya tutuşuyorlar. Uzun 2000 içen adam keyifle kavgayı seyrediyor. Dövüşe dövüşe alevli kuyuya kadar yaklaşıyorlar, birbirlerini çekip kuyuya düşüveriyorlar. Et kokusu rahatsız ediyor genç adamı. Söylenerek uzaklaşıyor, sigarasını keyifle tüttürebileceği nezih ve aydınlık bir ortama doğru............ İlk paragrafta aç karnına kitap okurken bayılan genç adam, tam da bu satırları okurken kendinden geçmişti. Yazının bittiği yere kadar gelip bayılmıştı. Bu satırları okurken ne kadar da şaşırmıştır değil mi? İlk paragrafı bu öykünün üstüne not aldığını/kendi kurşun kalemi ile yazdığını fark etmiş olmalısın okuyucu. Yazı daha bitmediğine göre buraları da okudu. Şaşkınlığı daha da büyümüştür değil mi o an? Ama o an diyoruz, O okurken o an gerçekleşen, şimdiki zaman kullanmamız gerekmez miydi? Bence buralara kadar dayanamamıştır. Ortalarda bir yerlerde bayılmıştır. Kati olarak eminiz ki, yazının sonuna kadar okumuş, öyle bayılmış. O zaman O’na buradan bir mesaj verelim mi? ‘’Hemen kitabı bırak, bir şeyler ye, yoksa bayılacaksın’’ ........ Kendime geldim. Bayılacağımı anlamış, bunu da yazmıştım. Biri bana bir simit uzattı, şimdi iyiyim. Burada, beynimin içinde kendimleyim. Algılarımı, bilinçaltımı sıkı sıkıya kapadım. Dışarıdan gelecek müdahalelere karşı hazırlıklıyım da. Bayılmadan önce okuduğum öyküyü hatırlıyorum: Beynime girmeye çalışıyorlardı. Olağandışı hiçbir şey yok. Aynı bankta oturmaktayım ve mutluyum. Genel geçer bir mutluluk bu. Son okuduğum metin gerçekten de çok berbattı. Anlamaya çabalarken fazla enerji harcamış olmam bayılmamı hızlandırdı sanırım. Canı cehenneme bu ucuz, boktan metinlerin. Kimse okumadığından beş para etmiyorlar! Para verdim ama ve okuyacak başka bir şey de yok elimde. ........... Bütün ağır metinler aslında kendilerini tekrar ederler. Gramerine el koyulmuş dillerin bir kaçış yoludur bu. Sanal labirentlere girip izini kaybettirmek. Bedavaya elde edilmiş metinler üzerimizde bir basitlik etkisi yaratır, tuzaktır bu. Zenginler bertaraf edilir önce. Sonra teker teker diğerleri. En sonunda saf okuyucu kalır elimizde. Hak ettiğini alır. Şu an okumakta olduğun metin onlardan biri değil. Sabır, acı, fedakârlık kapılarını geçtikten sonra şaşırmaman için yazılmış, değersiz bir kılavuz. ............ Tepeye aydınlıkta çıktı, inerken hava kararmıştı. Tersini yapmayı yeğlerdi. Tepeye vardığında gün dönmek üzereydi. Frekans eğrisi gibi, birazcık bile dursa sistemi altüst edebilirdi. Bu satırlar, O’nun orada olma isteğini kuvvetlendiriyor hatta o isteği oluşturuyor. Kendini kelimelere bu kadar kaptırması hiçte iyi bir şey değil, değil mi? Okuyucu ile yazar arasında bu şekilde kalması/ezilmesi haksızlık. Ama bizim bu haksızlığı umursadığımız yok elbet. İşimizi yapıyoruz ve O’nu da kullanıyoruz. Bütün mesele bu. O veya başkası, fark etmez. Simidin güçlendirici etkisi. Against Widow – Amorphis- bilinçli veya bilinçsiz yapılan yazım hataları. Bütün bir kurguyu bozabilir mi? Kötü yazmak ve iştahla devam etmek. Size birisi dur demeli artık. Hala okuyor. Simidin irkiltici etkisi. Melancholy – Cemetery Of Scream- 1 YTL için yeterince okudun, bundan sonrası bedava. Ama bu durumda her şeye hazırlıklı olmalısın zavallı dostum. Hayatının son iki gününü karanlıkta, bilinçaltının kapanmış yaralarını kırbaçlamakla geçireceksin. Bir büyüğümüzün heykeli önünde kendine geldiğinde, üstünde başka birilerinin giysileri olacak. Sana göre daha küçük birinin, üstünde komik duracak belki ama o an o kadar zavallı görüneceksin ki, bu komikliğin –inan bana- kimseyi güldürmeyecek. Ve öleceksin. Simidin çıldırtıcı etkisi. Madhouse – Anthrax-.............. İki paragraf arasına astığım hamak. Güzel kabuslar görüp, dinlenmiş olarak kalkman için birebir. Hep aynı, yaşlı, korkunç kadını görüyor. Uyandığında -rüyasında uyandığında --rüya içinde rüya-- bir ağaç dibine oturmuş seni izliyor- Sonra yine dalıyorsun. Uzun bir yolculuktasın, geçmen gereken yolun uzağında seni bekliyor. Gitmeyi istediğin, düşlediğin yerlere çoktan varmış, seni bekliyor. Uyanıyorsun, aynı ağaç dibinde sana bakıyor. Niye korkuyorsun ki? Sana -bedenine- zarar veremez biliyorsun. Ama elle tutulamayan bütün güzellikleri senin için tatmış ve kurutmuş. Emin misin, bir kurtarıcıdır belki de. 15:51- 30.05.2008 . Beyninde bir hücre daha öldü, senin için topluyor. Kolundaki hasır sepetin içinde bütün ölü hücrelerin, kıpkızıl elmaların arasında. O'na asla yetişemezsin, biliyorsun. Herşeyi senin için, senden önce topluyor. Üzülmene, çökmene kıyamaz biliyorsun; mutlu olmana da. Bu yüzden hep senden önce orada. O hasır sepet senin için. Artık biliyorsun................. Flesh And The Power It Holds - DEATH.......... Yazılarıma geri dön. Word'un kılavuzluğu buraya kadardı. El sıkışıp ayrıldık. Artık noktadan sonraki ilk büyük harfler için 'caps lock'a basma ihtiyacı var. 'Caps Lock'a her bastığımda seni hatırlayacağım Word. Yola katırlarla devam ediyorum. Society - Eddie Wedder- (Into The Wild, soundtrack) Bensiz başının çaresine bakabilecek misin 'toplum' ? Eksikliğimi hissedecek misin? ''Sen varsan bir fazlayız'' mı diyorsun? Simidin kendinden geçirici etkisi. Haşhaş katkılı........... Yazar saçmala hakkını fazlasıyla kullanmış. Artık gitmem gerekiyor. Gülden Geçer Gönlüm -Düş Sokağı Sakinleri- ............ -------------------------------------------------------------------------------- Yırtık ayakkabılı kız çocuğu bedenini delik deşik etmiş mutfaktan gizlice aldığı bıçakla, bir gece vakti süzülmüş para babasının yatağına. Dalağını eline verip çıkmış geldiği gibi gizlice. Çamura basa basa, yırtık ayakkabılarından çoraplarına sıza sıza koşmuş. Kan sıçramış yüzüne, ama yağmur sökmüş almış, üstünde bırakmamış. Child İn Time – Deep Purple -------------------------------------------------------------------------------- “Ölmüştü. Sonsuza dek mi? Kim bilir? Şüphesiz, dinsel inançlar kadar ispritizma deneyleri de, ruhun ölümden sonra yaşamaya devam ettiğine dair kanıt gösteremiyor. Söyleyebileceğimiz tek şeyin, sanki bu hayata, önceki bir hayatta yüklenilmiş görevlerle adım atmışız gibi olup bittiği, yeryüzündeki yaşama koşullarımızda, iyilik yapmayı, incelikli, hatta terbiyeli davranmayı görev bilmemiz için hiçbir neden yok; aynı şekilde, ateist sanatçının örneğin ancak adının Vermeer olduğu bilinen, tanınmamaya mahkum bir sanatçının onca ustalık ve incelikle yaptığı o sarı duvar parçası gibi bir ayrıntıyı, ne kadar hayranlık uyandıracağı, kurtlar tarafından kemirilmiş bedeni açısından hiçbir önem taşımayacak olan bir ayrıntıyı yirmi kere baştan ele almayı görev sayması için de bir sebep yok. Şimdiki hayatta yaptırımı olmayan bütün bu görevler, iyilik, titizlik, fedakarlık temelleri üzerine kurulmuş, bizim dünyamızdan tamamen farklı, başka bir aleme aitmiş gibi görünmekte; belki de içinden çıkıp dünyamıza ayak bastığımız o aleme geri döneceğiz ve yeniden, kimin eseri olduğunu bilmeden, öyle öğretildiği için itaat ettiğimiz o bilinmez yasaların, her türlü derin zihinsel çalışmanın bizi yaklaştırdığı, sadece aptallar için –o da belki- görünmez olan yasaların hakimiyeti altında yaşayacağız...” Kayıp Zamanın İzinde / Mahpus - Marcel Proust Sessiz devrim sanki bu blog.. Devrim çoktan yapılmış, tüfekler gömülmüş, ateşler yakılmış, tavşanlar kızarmış, şaraplar içilmiş sanki. Bu yalpalamalar devrim sonrası bozulmanın işaretleri sanki. Sanki bu kadar geç farkına varmışız devrimin; neredeyse ömrünü tamamlamaya yakınken tadına varmışız... ***************************** büyük maksim gorki (yenikapı tren istasyonu yanı)********** ''Artık zehirli iğneler var genç'' dedi. Döndüm baktım Zeki abi. Elinde bir masum şiringa bana gülümsüyor. Sarıldım ellerine saygıyla öptüm. O esnada batıvermiş elime şiringa. Bütün saygım sevgim birden yok oluverdi. Bütün öfkemle bir yumruk salladım, canım Zeki abime. Koyu sakalı kızıl kana bulandı bir anda. Düştüğü yerden elinde şırınga hışımla üstüme atıldı. (çekim ölçeği : omuz çekim, 360 derece dolly) birbirimize kederle baktık. Şiringa hangimize saplanmıştı?********** *******BLOGUMUN ADINI TOM KOYDUM Kılık değiştirip belediye itlaf masasından gelmişler, Bloguma zehirli kıymalı ekmek vermişler, Oyy canına yandığım, zehirli kıymalı ekmek oyy, Silinsin istemişler yeryzünden oyy, yeryüzünden, Blogumun gırtlağına bıçak dayayıp, oyy dayayıp, Dayandım itlaf masasının kapısına oyy, kapısına, Öyle olmaz oyy, dedim, böyle olur oyy, O anda attı blogum içindeki zehiri oyy, zehiri oyy, Bütün itlaf masası çalışanlarının üstüne oyyy, Kıymalı zehirli ekmek oldu oyy, her yer oyy, Bumerang gibi, gitti sahibini buldu oyy, Buna benzer bir atasözü vardı, hatırlayamadım oyyy… (bu şiir 6 saat içinde kendini yok edecektir.. Güngören Belediye Parkı 02.08.2008) Dip not : 30 sene önce zehirli kıymalı ekmek verilerek öldürülen köpeğim Tom’a ithaf edilmiştir. Şimdi yaşasaydı 32 yaşında olacaktı..*********** *********Lacost – Alligator – Timsah Sahte Lacost tişörtüm üstümde, bataklıktayım. Timsahlara hava atmaktayım. Birinin başını okşamak için kolumu uzatıyorum, dirsekten kaptırıyorum. Kan kaybediyorum ama aldırmıyorum. Kanımın kokusu bataklık sineklerini çekiyor. Bütün korkularımdan arınmış bataklığa giriyorum. Kanlı bir hasır sepet süzülerek gelmekte bana doğru; içinde bir yaralı bebekle birlikte. Boynuma kadar batmadan önce sağlam kolumla bataklığın dışına fırlatmayı başarıyorum bebeği. Annesinin ağlamalarını duyuyorum, yaklaşmaktalar bataklığa. Gözlerimin izasında şimdi. ******** Kafamda bir sıcaklık uyanıyorum. Güneşlenirken uyuyakalmışım. Şezlongumda ters dönüp buzlu kokteylimden bir yudum alıyorum. Kendimi havuzun serin suyuna bırakıyorum. Bir plastik timsaha binmiş turist çocuk arkamdan yaklaşıp beni korkutuyor, gülüşüyoruz. ******* Sarmal yaylarla sarmalanmış döşeğimde bir ben, bir de iç sesim geceyi dinliyoruz. Bütün turistler 22:00 – 23:30 arası %50 ucuz içkiden sarhoş. Bir sigara yakıp yatağımda doğruluyorum. Cama doğru yürüyüp kederle açıyorum. 10 metre altımda, barda delicesine eğleniyorlar. Bir an burada bulunma amacımdan vazgeçip aralarına katılmak istiyorum. Kederim katlanıyor. Çantamı dolaptan çıkarıp usulca açıyorum: 4 tane el bombası.****** Üçünü alıp camın önüne yürüyorum tekrar. Defalarca yaptığım tekrarlardan usanmış, aynı anda üçünün de pimini çekip boşluğa bırakıyorum. Sonucu görmeden dönüp son el bombasını da bir kırmızı kuşağın arasına koyup kuşağı alnıma doluyorum. Gözlerimi kapattığımda hayatım gözlerimin önünden geçiyor: Kanlı bir hasır sepette bebekliğim, bataklıkta seçemediğim birine doğru süzülüyor. Beni yakalamasına ramak kala pimi çekiveriyorum.******* İçi boş üç el bombası, sabaha karşı oyuncak oluyor turist çocuklara...***** *******Uzun, lacivert bir asfalt düşlüyorum. Bir otobüsün koltuğunda uyuklayan 'eski ben'i bana getiriyor düşlediğim yoldan. Yazın son akşamüstleri, bir bozkır tepeye uzanmış, ışıkları yeni yeni yanmaya başlayan derme çatma evleri seyrediyorum. Küçük bir kız çocuğu yemeğini yeni yemiş, elinde bir bardak çay ile bana doğru geliyor. Ağlamaya başlıyorum. Hıçkıra hıçkıra.***** Bütün okunmuş cümlelerim, belleklerin çorak zeminine düşmüş çürümüş yapraklar gibi yatmakta. Bir tazelenme hissi ve tekrar yeşillenmeleri adına belleklerin çorak zeminlerinin ve üstündekilerin, tekrar üstünden geçiyorum cümlelerimin. ******* ******Belediye otobüsünün kalkmasını bekliyoruz. Hava sıcak, yorgun, aç ve kalabalığız. Sanki Gettolara yerleştirilmeyi bekleyen yahudileriz. Birazdan iki nazi askeri gelecek, keyif için birkaçımızı kurşuna dizecekler ve kalanlarımız hayatta kalma savaşı vermeye devam edecek. ****** ******Otobüse biniyoruz nihayet. Yanımda bir yankesici, bir cüzdan araklamaya çalışmakta. ''Burada daha değerli bir şey var dostum'' diyorum, sırt çantamı göstererek ve ekliyorum: ''seyreltilmiş uranyum.''****** *****Ağır atlar zamanı. Kurşun gibi ağır atlar fili alır. Sucukçu vezir bu anı kollamaktadır. Bekletmeden alır ağır siyah atı ve keser sur dibinde. Ağır siyah atın ağır kokulu kanı sıvar sur duvarlarını. Tuhaf bir coşku yayılır bütün bünyelere, şölen ateşi yakılır. Kör bıçaklı kasaplar gözleri bağlı olduğu halde, birbirlerini yaralamaya çalışır kahkahalar eşliğinde. Deliliğin sınırlarını aştın mı tadından yenmez olur hayat. Tadından yenmez.***** ********Bu son dostum. Artık eve dönme vakti, Cennete. Babamızın kovulduğu yere. Bizi kapıda boyunlarında çiçeklerle yerli kızlar karşılayacak. Vurduğumuz adamların kızları. Her birimizin boynuna çiçekler takacaklar. Ve biz yanlış kapıda olduğumuzu anladığımızda, boyunlarımızdakinin dikenli tel olduğunu da anlayacağız.****** *****Bir tavşan öldürdüm, kızıl bir tavşan. Son nefesini verirken yetiştim, eğildim dudaklarına fısıltısını dinledim: ''Tam da komünizmi getirmek üzereydim...''**** ********HAFIZA: Tasavvur edilen şeyler doğru olsun. Bütün herkes inansın. Bütün herkes tutkularına gülsün. Çünkü, tutku dedikleri şey ruhsal bir enerji değil, sadece ruh ve dış dünya arasında bir ihtilaf. Ve ilk olarak kendilerine inanmalarına izin verin. Onların çocuklar gibi çaresiz kalmasına izin ver. Çünkü zayıflık harika bir şeydir ve güç hiçbir şey değildir. Bir insan yeni doğduğunda zayıf ve esnektir. Öldüğü zamansa, kaskatı ve duygusuzdur. Bir ağaç büyürken körpe ve yumuşaktır. Ama kuru ve sert hale geldiğinde ölüp gider. Sertlik ve güç, ölümün arkadaşlarıdır. Esneklik ve zayıflık varoluşun tazeliğinin ifadeleridir. Kendini sertleştiren hiçbir şey kazanmayı başaramaz. (STALKER'dan)******* - buradan mikrofonlarımıza ne söylemek istersiniz? - bütün dünya mikrofonları, birleşin!

25 Ocak 2017 Çarşamba

YAVRUSUNU YİYEN KUŞ

Sahtekar. Kesmeşekeri ikiye bölen. Kalpazan. Madeni parayı dişiyle bükebilen. Kalleş. (Judas) İsa'yı ispiyonlayan, şeytan ve cinlerle musallat edilen. Traveternlerden düşmüş ölü bir kızı gömdük. Çok eğlenceliydi. Düştüğünde ölmüştü. Pamukkalede pamuk şekeri yerken boğulduğunu açıkladı adli tıp. Otopsiye ben de girmek istememe rağmen bırakmadılar. İki görevliyi etkisiz hale getirip içeri girmeyi başarsam da o bölüme girmeye cesaret edemedim. Kesik bir kafanın boyun kısmında pamuk şekerciklerini ayıklayan çatlak bir doktor kafamda gezindi durdu. Sonra beni yakalayıp uzun beyaz bir gömlek giydirdiler. Sünnet olurken bunlardan bir tane giymiştim. Altımda don da yoktu ki o zaman, bu zaten prosedür gereği imişmiş. Akıl hastanesine kapatılmamın akabinde deli taklidi yapmakta epey zorlandım. Bütün deliler akıllı taklidi yapmaya çalışırken bu oldukça zordu. Kafamı usturaya vurdular. Buraya bu şekilde gelmem Fenere gelen Roberto Carlos etkisi yaptı. Orta yaş güzeli ve bunalımı güzel ve asabi hemşire Jennifer bize çok çektiriyor. O'na Baudrillard'dan bahsettim. Meşhur simülasyon kuramından. ''Sen tam bir delisin'' dedi. Bu hoşuma gitti. Demek ki numaram tutacak. Bir gün sonra bu simülasyon kuramını biraz daha açmamı istedi. Tedirgin oldum. Açıkçası çok şey bilmiyordum ve anlattıklarımın yarısı sallamasyondu. Ama bildiklerimi ve bilmediklerimi ustaca kaynaştırmayı başardım. Nihayetinde benim diğerlerilerinden ayrı bir bölümde, en azılıların arasında kalmam gerektiğine hükmetti. Bunu beklemiyordum... (go on man) ********************************************************************************* ''Elektrik telleri yazın genleşir ve uzar'' derdi elektrik hocamız. ''bundandır o güzel yaz günlerinin sıcağında hafif sarkmaları.'' Hocamızın rakı saati gelmişti, bir an masanın altına girip bir fırt çekip devam etti: ''Kışın ise soğuktan sıkılaşır ve kısalır ki, karlı kış gecelerinde sobalı evlerimizde kestane patlatırken bu sıkılaşma ve kısalma daha bir seyredilir olur.'' Tekrar masa altı ve bir fırt daha. Aynı anda ben de sıranın altına sinip kanyağımdan bir fırt çekiyorum. Lise hayatı devam edip gidiyordu bu şekilde. Bunu Beklemiyorduk: Mumları üflemişti ki, ki 30 küsur mum bir anda sönüverince nefesinin ne kadar kuvvetli olduğundan bahsedip gülüşmüştük. İçeri O girdi. Pastayı kesmek isteyen kızı yana ittirip cebinden bir ustura çıkardı. Küçük, güzel bir dilim kesip, doğum gününü kutladığımız arkadaşa yedirdi. Pasta, arkadaşımızın dilinde yumuşacık, nefis bir etki bırakıp mideye inmek üzereyken, yeni gelen arkadaş bu eyleme izin vermeyip, elindeki usturayla doğum günü adamımızın gırtlağını kesiverdi. Kanla karışık, çiğnenmiş pasta karşısında durmakta olan sevgilisinin yüzüne sıvandı. Şok ve dehşet içindeydik. (İlham'ın alındığı yer: 'Eastern Promises') ........................... Serhan Ada: 2000 yılında Jean Nouvel’la yaptığınız röportajda Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kuleleri için: “New York’un ruhunu en radikal biçim: dikey formda yansıttıyor, kuleler iki delikli kart (punch tape) gibi gözüküyor, birbirlerinin klonları. Şehrin bittiği yer ama çok iyi bir son oluşturuyor. Mimarisi hem bitiş olduğunu hem de bitişin başarıyla sonuçlandığını söylüyor.” demiştiniz. O zaman mimari çevrelerin buna tepkisi nasıl oldu? ............................ http://www.arkitera.com/news.php?action=displayNewsItem&ID=13491 J.Baudrillard bu tuhaf ve karanlık yorumu, kuleler indirilmeden önce yapıyor, 2000 yılında. ********************************* ............................ 5. Sonra Lyotard'ın, ressam Monory için yazdığı bir yazıda, 'modern özne' ile 'temsil' fikrine yönelik eleştirisini dile getirirken kullandığı bir Borges öyküsüne geçer. Bu öyküde şöyle bir olay anlatılmaktadır: " Aynaların dünyası ile insanların dünyasının birbirlerinden ayrı, bölünmüş olmadığı bir çağda, bir gece, ayna halkı dünyayı işgal eder. Çıkan savaşın sonunda, Sarı Sultan'ın büyü gücü sayesinde ayna halkı alt edilir. Sarı Sultan, işgalcileri aynalara hapsedip, bundan böyle insanların hareketlerini taklit etmekle cezalandırır. Artık ayna halkı, insanların kölesi, yansımalardır. Ama bir gün gelecek, büyü bozulup, ayna halkı da özgürlüğüne kavuşacaktır" ............................... ************************************************* **************************************** Yüksek sesle sert müzik dinlemekten, çocuk denilebilecek yaşta, kulak kiri basmıştı beyninin her yanını ve bu O’nu gerçek anlamda hasta etmişti. 3 gün yattıktan sonra bir KBB’cıya gitmeyi akıl etti. Bir gün önce annesi Yenimahalle Sigorta Hastanesine götürmüştü ama o kadar kalabalıktı ki annesini geride bırakıp eve kaçmıştı. Dışarıda pek fazla duramıyor, bunalıyordu. Açık hava hiç yaramıyordu. Güneş, tatlı rüzgâr, denizin parıltısı ve daha birçok insana yaşama sevinci veren şey… Trende gerisin geri dönerken Pink Floyd’un birkaç parçasını tekrar dinlemek için yanıp tutuşuyordu. Daha 15 yaşındaydı, bol sivilceli, kısa boylu, sevimsiz bir çocuk. Bol kompleks, bol nefretin içinde bir tatlı kaşığı sevgi serpiştirilmiş, bir tatlı kaşığı. Pek konuşmazdı, isteseydi de O’nun konuşmak isteyeceği şeyleri konuşmak isteyen, bilen birileri hiç etrafında olmadı. Mezarlıklara gitmeyi, orada mırıldanmayı severdi. Özellikle yağmurlu, soğuk akşamüstleri, akşam ezanı okunmaya yakın. Kimsenin dışarı çıkamadığı karlı bir akşamüstü –şu meşhur 87 İstanbul kışı- 20 dakikalık yol yürüyüp, walkmanında Doors –Riders On The Storm- mezarlığa bembeyaz ulaşmış, ağlayarak tuhaf, belki de değersiz sırlarını 32 yaşında ölen bir kadının mezarına çöküp anlatmış, anlattıkça kendinden geçmişti. Kolları dirseklerine kadar kadının yattığı toprağa gömülü olduğu halde kendine gelmişti. Biraz daha öyle dursaydı tatlı bir ölüm O’nu bekliyor olacaktı. Ölmek için daha güzel bir zaman ve mekân olamazdı belki de. KBB’cı hala kulakları temizliyor, bu kadar uzun süreceğini düşünmüyordu. — Hiç bu kadar kulak kiri görmemiştim daha önce. — Meslek yaşantınız boyunca, burada mı? Buraya gelmeye parası yetmeyenlerin arasından yüzlercesi çıkar. — Beni onlara götürür müsün? — Bu bir dönüşümün işareti ise, evet. — Evet, bu bir dönüşümün işareti. O önlerinde, doktor ve asistanı çamurlu ve dar sokaklara daldılar. Tuhaf, tatlı ve terletici bir yokuş onları bekliyordu. Yokuşu adımladıkça, yol daha bir daralıyor, umutlar azalıyor, yorgunluk artıyor ve boğucu bir ter kokusu havaya yayılıyordu. Havayı dağıtmak adına doktor kulağına bir şey fısıldadı: ‘‘Sana bir meslek sırrı vereyim. Barış Manço’nun niye saçları uzun? Çünkü kulakları yok.’’ Doktor yokuşun yarısına kadar dayanabilmiş, kafayı yemişti. Asistan kız ise çoktan sıvışmıştı. Gizli bir el, kulak kirlerine dokunulmasını istemiyordu. Doktor sırılsıklam kaldırıma çöküp bir Kent yaktı. İki nefes çekip mırıldandı: ‘’Beni buraya göm. İleri gidemezsem, geri de dönemem. Beni Araf’ta canlı bırakma. Beni bu serum lastiğiyle boğ ve buraya göm.’’ Çok sıcaktı ve doktorun kulakları akıyordu. Balmumu kıvamında kulak kiri ve bütün temizlediği kulakların kiri akmaya başlamıştı yokuştan aşağı doğru. Kaçabilen canını kurtarıyordu. Artık nefes almıyordu. Gözlerini kapatarak dudağındaki kaliteli sigarayı alıp birkaç nefes çekti. Sanki artık her şey daha bir katlanılırdı. Tepeye varabilirse O’nu bir aşk caddesi, caddenin en güzel yerinde de bir Whisky Bar bekliyor olacaktı. (Not to touch the Earth) Kafayı yemiş manyak adamların ve onların koltuk altlarına girmiş zeki ve güzel kızların arasından sıyrılıp sahneye doğru yaklaştı. Kendinden geçmiş genç bir adam şarkı söylüyordu: Kertenkele Kral. Ucla Sinema Okulundan mezun olmuştu ve okul arkadaşları Coppola ve Lucas gibi yönetmen olmayı seçmemişti. O’nu gördüğüne hala inanamıyordu. Kulaklarında ‘‘Summer’s Almost Gone’’ın tatlı melodisi, gözlerini tuhaf bir beyazlığa açtı birdenbire. Soğuktan titremesine rağmen içine ılık bir yaşama isteği akıyor, bu da O’nu şimdilik canlı tutuyordu. Genç yaşta ölmüş kadının mezarına kapaklanmış bir halde gözlerini açtığında bunlar oluyordu dünyasında. Ve yaşadıklarını paylaşacak birileri yoktu henüz etrafında. Bir İspanyol karavanında, yaşlı bir ayyaşın güzel karısının kollarında aşkı ve coşkuyu düşlerken yaşlanmak ve iki onyıl sonra karavandan çıkıp aynı mezarlığa dönmek ve karavandaki o güzel kadını o kapaklandığı mezarda yatıyor bulmak kadar da acı verici bir şey olamazdı belki de. *************************************************************** *****************************************

9 Ocak 2011 Pazar

LOBOTOMİ




Yazı İle Ekran Üzerine – Yapılan deneyde, uyuklayan 100 maymunun üzerine doğru muz atılmasıyla, 99’unun muzu havada kaparak hızla yediği görülmüştür. Geride kalan tek bir maymunun tepkisinin önemi yoktur.

Yusuf İstanbullu bir sütçüdür. Akşam eşi ve çocukları ile birlikte CNN Türk’te oynayan Mehmet Yaşin’in sunduğu “Yol Üstü Lezzet Durakları”nı seyretmektedirler. O an Adıyaman’da bulunan Mehmet Yaşin uğradığı lokantada, lokanta sahibi lezzetli ve taze süt bulamamaktan şikayet etmektedir. Yusuf yattığı yerden hızla doğrulur ve kendi sütünün ne kadar lezzetli ve taze olduğunu aile bireylerine anlatmaya başlar. Birdenbire susar ve aklına çılgın bir fikir gelmişçesine ahıra doğru koşar. Bir pet şişeye doldurduğu ılık ve taze süt ile geri gelir. “Sütümün tadına baktırmalıyım” diye heyecanla kekelemektedir. Hızla giyinip, aile bireylerinin itirazlarına aldırmadan “iki üç güne dönerim” diyerek, Adıyaman’a gitmek üzere otogarın yolunu tutar.

Uzun bir yolculuktan sonra Adıyaman’a varır. Lokantayı bulmak içinde bir süre zaman kaybeder. O anda lokanta sahibi yoktur ve akşam gelecektir. Sabırla beklemeye başlar. Adam geldiğinde heyecanla, kendini tanıtmadan elindeki pet şişeyi uzatır. Geçen süre içinde süt tadını kaybederek bozulmuştur.

Sütçü Yusuf hayal kırıklığı içinde, elinde pet şişesiyle gerisingeri İstanbul’un yolunu tutar. Eve beklenenden erken gelmiştir. Anahtarıyla kapıyı açıp girdiğinde, yatak odasından gelen tuhaf sesleri duyar. Koltuğa oturup televizyonu açarak, pet şişedeki bozulmuş sütü yudumlamaya başlar. Sehpanın üzerinde yenmiş muzların kabukları durmaktadır. CNN Türk’te Mehmet Yaşin’in sunduğu “Yol Üstü Lezzet Durakları”nın tekrarı oynamaktadır. Aynı yeri yakalamıştır yine. Lokanta sahibi, lezzetli ve taze süt bulamamaktan yakınmaktadır. Pet şişenin içinde kalan sütü sallayarak seyreder bir süre. Birden ayağa kalkar. Aklına parlak bir fikir gelmiş gibidir. Pet şişe elinde olduğu halde, evden geldiği gibi sessizce çıkarak sokağın kalabalığına karışır.

********************************

Anlaşılabilirliği köreltilmiş tüm metinlerle yüklü bir at arabasının üstünde, yedi yıllık cilt yaraları ile sabırla yatan adamı havaalanı dış hatlara sokmaya çabalayan iz sürücü. At arabasının tahta tekerleklerinin her bir göbeğinde çift tarafı da keskin bıçaklara takılan insan dizi, baldırı parçaları. Bu bıraktığı kanlı izden kolayca takip edilebileceğine rağmen alabildiğine umursamazlık, hem sürücüden, hem de diğerlerinden.

Evrene tutunabileceği tüm uzuvları köreltilmiş, cildi yaralardan kabuk bağlamış kokan adamın başını kaldırıp at arabasından dışarı bakma çabası. Peşisıra başlayan delice bir yağmurun tüm yaralarının kabuklarını yumuşatması. Yumuşayan kabuklardan burcu burcu yayılan kokunun, az ötede görünen gökkuşağının da etkisiyle ince bir dirence dönüşüp, yatan adama bir fısıltı hakkı vermesi: ''Sürücü, döndür beni.''

Kırmızı ışıkta duran sürücünün 4 yağız atına hayranlıkla bakan yan arabadaki kızıl saçlı kadınlar. Yeşil ışıkla beraber at arabasına yanaşmaya çalışan kadınlı arabanın sağ tekerleklerinin parçalanarak takla atması. Kızıl saçlı kadınların, patlayan arabayla ilk kızıl saçlarının tutuşması. Dış hatların kapısında çıkan yoğun problemlerin çözümsüzlüğü karşısında son kez fısıldayabilen yatan adamın fısıltısı: ''Döndür beni.''

Dış hatlardan evrene açılan gizli kapıyı yalnızca kendi görebilen sürücünün son bir çılgın hamleyle kırbaçlayıp yağız atlarını, sürmesi dış hatlardan içeri. İleride silüeti gözüken, evrene açılan gizli kapının gıcırdayarak açılması. Hızlı bir geçiş sonrası herşeyin normale dönmesi aynı hızla.

Sürücünün Dönüşü: Bütün metafiziksel yanılsamalara rağmen gayet olağan yollardan sürücümüz evine döner. Yürüyemeyen kızı can sıkıntısından, bakışlarıyla bir bardak dolusu sütü masadan taş zemine düşürür. Sürücümüz kedisi olmadığından bir kedi ustalığıyla zemindeki tüm sütü yalar ve doyar. Sigara içmekte olan karısı hala söylenmektedir. Sürücümüz sağır ve huzurlu bir görüntü çizerek kitaplığına doğru yönelir. Ucuz bir romana eli giderken huzuru bir kat daha artar. 43 dakika önce, cilt kanserine yenik düşen orta yaşlı bir adam Çapa Tıp Fakültesinde gözlerini açılmamacasına yummuştur.

*******************************

Baltalar elimizde, uzun ip belimizde. Sebebi ne sence?

Kendimle satranç oynuyorum. Rakibimin bir sonraki hamlesini bilmek beni rahatlatıyor. Karşı sandalyeye geçtiğimde bu rahatlığım yerini sıkıntıya bırakıyor. Tuhaf bir sırıtmayla aynadaki aksime ve rakibime bakıyorum. Siyah taşlarla, beyaz taşları itina ile yer değiştiriyorum. Artık yerimden kalkmama gerek yok. Belden aşağısı olmayan ve devamlı kan kaybeden biri için ne büyük bir buluş! Pencereden aşağı bakıyorum. Enişte bilyeli tahta yaptırmış, koltuğunun altına almış dış kapıya doğru mutlulukla yürümekte. Açmasam dışarıda olduğumu sanabilir mi? Kanlı bir iz bıraksam, ağır yaralı bir sürüngen gibi bir çıkmaz sokağın sonuna kadar varıp? Bilyeli tahta. Hiç yoktan iyidir. Tekerlekli sandalye var level atladığım zaman. Ondan sonra da elektrikli sandalye...

********************************

Olanları hatırlamadığını söyleyen tavşanın konuşabiliyor olmasına hiç şaşırmadım. Çünkü ısırılarak koparılmış bacağını bulmak daha önemliydi o anda, belki şu içinde bulunduğumuz anda da. Yani senin bu satırları okuduğun anda. Hala acıyla konuşuyordu ama kayda değer bir bilgi verdiği yoktu. Saklıyor olabilir miydi? "Kayıp Bacağın Sembolü" adlı öykümü tamamlamam için bu bilgiye ihtiyacım vardı. Ondan sonra suyuna çorba yapabilirdim.

***************************

Brotherhood: Hepimizin bağırsakları var; ince, kalın, uzun, kısa, dolu, boş. Boylu boyunca yatarken karyolada güzel bir kadın, bağırsakları olması ona hiç yakışmıyor. En azından kalın bağırsaklarından vazgeçebilir. Sindirim sistemini çekip alıyorum uyurken sessizce. Tertemiz, yeni yıkanmış beyaz çarşaflar kan ve bok içinde kalıyor. Hala uyuyor ya da ölüyor. Açlık çekmeyecek artık. Ama bunun sebebinin ölmüş olmasından kaynaklandığından şüpheleniyorum yine de.

**********************************

Milyonlarca kişi seni gömmek için toplanmıştı. Orada olmalıydın.

**********************************

"Godot" dedim, "kap bana bir 2000 Real'den" dedim. Gelmedi; bilemezdim. Söylemediler. "Reyonları seyrederken kendinden geçmiş, o yüzden artık gelemez, hiç gelmeyecek" dediler.

**********************************

Belden aşağısı olmayan bir hemşireyi kitaplığın üst rafına oturtmuşlar. Upuzun bir pantolon alttaki rafa kadar sarkmış; içinde bacak yok. Karşıya doğru bakıyor hemşire. Bir biblo bu. Ya da biblo taklidi yapan minik boyutlu bir insan. Bacakları yok ama paçalarına tutturulmuş topuklu, kırmızı-siyah ayakkabıları var. Bacakları olmadığı halde ayakları olabilir mi? Düşüyor biblo sıkıntıyla verdiğim nefesimin etkisiyle, mausumunun yanına masumca. Parça parça oluyor, kan sızıyor çatlaklarının arasından. Artık bacaklarının olmamasının bir anlamı yok. Buna üzülmek de anlamsız artık. Bir insandı belki, bu yüzden de ölümüne üzülmek daha üstlerdeki bir seçenek. Topuklu pabuçları sanki hala kadınsılığını haykırmakta. Nazik bedeninin parça parça olmasını gölgelemekte. Zehirli, kötücül nefesim artık onu da çürütecek bu insan eli değmemiş çorak cangılda.

***************************************

Kütüphanedeyiz. Sessizlik, sessizlik, horror, horror… Sanki hepimiz sağır ve dilsiziz. Karşı masadan biri, elindeki bombayı gösterip sessiz bir kahkaha atıyor. Bir rüyadayım sanki. Hâlbuki her şey gerçek. Başkalarının gerçeği. Uyum sağlayamadığım gerçek, reddettiğim gerçek. Neden böylesine coşkuluyum, mutluyum? X, Y, Z… X yatay ölüler, Y dikey diriler, Z ise…

9 Eylül 2009 Çarşamba

KUDUZ




Üç kişi. Seçilmemiş, ayrık, aykırı, çürük dişli biri, biri güzel bir kız, erkeklerden biri şişman, sakalları uzamış, kendini bırakmış. Beyaz klavyenin diplerine dökülmüş, akmış, sıvanmış, çürümüş ve kokmuş karanlık gençliğim. Birine öykünmüşüm, kıskanmışım ve dürbünlü tüfekle 2 metreden kafasını patlatmışım. Dürbünlüye ne gerek vardı, madem bu kadar yakından patlatacaktın kafasını. Amacım onu değil, sivilcesini vurmakmış aslında. Sonradan hatırladım, kanının sıcaklığına bulandığında avuçlarım. Şişmandı, kendini bırakmıştı, ölmek istiyordu zaten. Cüzdanını, arabasının anahtarlarını, şişme bebek sipariş ettiği kredi kartını alıp çıkıyorum. Emanet otomobilinde hız yapıyorum. Yolun kenarında üşümüş bir fahişeyi alıyorum, sırf ısınsın diye, sessizce ağlayalım diye, varlığı varlığıma armağan olsun diye. Şehvet cami avlusuna bırakılmış bir bebek benim için. Hiç tanımadığım, başka birilerinin büyüttüğü. Yıllar sonra karşıma çıkacak, sarılacağız ben ölüm döşeğindeyken. Bu yüzden fahişenin ıslak gözleri yeter bana bakmak için. Bir köy yoluna sapmadan iniyorum arabayı ona bırakıp. Hüzünle gazlıyor. Ölmek için güzel bir yer. Oysa ben mutluluktan kahkahalar atarken sabaha karşı, aç kurtlar tarafından parçalanmak için gelmişim buraya. Kederle, acıyla, intiharla işim olmaz. Kar yağmakta, kurtlar ulumakta. Coşkulu kahkahalarım onları çağırmakta. Son sigaramı da yakıp bekliyorum. Tıkandığımı hissediyorum. Çok pişmanım ama çok geç. Geliyorlar. Şişmanım, sakallıyım ve kendimi bırakmışım.

İki kişi. Biri erkek, biri dişi. Aşk kuduz bir köpek gibi etrafımızda dolanmakta. Ağzımın suyu kafamı gömdüğüm yastığıma akmakta. Tıkınırken tıkanma. Mutfaktaki bütün bıçaklar kadife kılıflarının içinde uyumakta. Gırtlağım mutfağın beyaz fayanslarını kızıl kana boyamak için sabırsızlanmakta. Düşkünlüğümü kuduz bir köpeğin kafasını keser gibi kesmek için mutfağa koşuyorum. Gırtlağımı kesiyorum, orucum bozuluyor. Ölüyorum ve ölmekten ve kendimden çokça bahsetmekten tiksiniyorum.

Bir kişi. Genç ve güzel bir kız. Onu en başta öldürmüşüm. Adına şiirler düzmüşüm.