22 Mart 2017 Çarşamba

GELECEK UZUN SÜRER

Bir liseli esmer kız,
Gözleri fıldır fıldır.



Keki hiç sevmem. Ama 3 gündür açtım. Vahşi bir hayvan gibi atıldım, çocuğun elindeki minik kek ambalajına. Yemiş hâlbuki velet, ambalajı elinde oynuyormuş. O sinirle ambalajı mideye indirdim. Çocuğun anası şaşkınlık ve korku ile karışık –sadullah yapışık- bakmaktaydı. Kendimi nasıl affettirebilirdim bilmiyordum. Candlemass’dan ‘At The Gallows And’i mırıldanmaya başladım. ‘’Bu parça size geliyor’’ dedim, ‘’Malatya’daki sevdiklerinizden.’’ Gülümsedi kadın, korkusu geçmişti. ‘’Ben Malatyalı değilim ki’’ dedi. Sesinde derinden gelen bir cilve sezdim. Sezgilerim o kadar güçlüydü ki, varlığımı evrene eklemlendirmeye çalışan dört bir koldan saldıran materyalistlere rahatlıkla karşı koyabiliyordu. ‘’Niğdeliyim ben.’’ Kadının cevabıyla dumanlı düşüncelerden sıyrılıp, yüzümde bütün sevgi pınarı ferahlığıyla kadına baktım. Sıcak bir gülümseme yayıldı, gözlerinden başlayarak bütün vücuduna doğru. ‘’Oğlumu babasız büyüttüm. Bu yüzden içine kapanık biraz amcası.’’ Amcası mı? Hemen bir bahane bulup sıvışmam gerekiyordu. Midem gurulduyordu, jelatin sesiyle karışık –selahattin barışık-








Tabutum kamyonetin arkasında, Kazlıçeşme mezarlığına doğru yol alıyorduk. En alt tabakanın gömüldüğü yerdi. Mezarımı ziyaret etmek isteyen olursa –ki hiç sanmıyorum- çok meşakkatli bir yolculuk onları bekliyor olacaktı. Bu çileli yolculuk belki de bir nevi arınma anlamına geliyor olabilirdi. Şu an gitmekte olan bizler için ve sonraki ziyaretçiler için. Mezar kazıcılar, su dökücüler, şarlatan duacılar, irili ufaklı kemirgen beni bekliyordu. Yeryüzündeki son yolculuğum, en anlamlı ve zengin yolculuk olacaktı. Temmuz sıcağında terleyen canlılar ve kokmakta olan ben, yaşama ve canlılığa özgü o tuhaf heyecandan yoksun ilerliyorduk. Derken şoför önüne aniden fırlayan köpeği göremeyerek eziverdi. Oracıkta ölen köpeği, kamyonetin kasasına yanı başıma atarak yola devam ettiler. Benim gömülme işlemim, dualarım bitince, köpeği de ekstradan yanıma gömüverdiler. Bir köpeğim olmuştu.


Kız sert baktı bir an ve bullak olmuş suratına Muammer'in, çantasından çıkardığı spreyi sıkıverdi. Muammer acıyla çırpındı. Durağın duvarına kafa attı. Kanlar içinde yere serildiğinde bir fıssst daha yedi şer kızın spreyinden. Kendine geldiğinde cüzdanı yoktu. Şer kız cüzdanının yerine vesikalık bir resmini koyup kayıplara karışmış olmalıydı. Karşısına çıkacak ilk barmene bahşiş eşliğinde bu kızı tanıyıp tanımadığını soracaktı.


Altın günü bugün. Bütün poaçaları arayın. İçlerinden birinde bir çeyrek altın var. Şanslı kişi olmayı uman bütün orta-üst yaş kadınlarını balkondan aşağı atın, tanık bırakmayın. Altın günü bugün! Ne mutlu bu günü görene ve o çeyreği bulup bana getirene. Altını bulmadan poaçaları yemeyin, çayları içmeyin.


Uzun, lacivert bir asfalt düşlüyorum. Bir otobüsün koltuğunda uyuklayan 'eski ben'i bana getiriyor düşlediğim yoldan. Yazın son akşamüstleri, bir bozkır tepeye uzanmış, ışıkları yeni yeni yanmaya başlayan derme çatma evleri seyrediyorum. Küçük bir kız çocuğu yemeğini yeni yemiş, elinde bir bardak çay ile bana doğru geliyor. Ağlamaya başlıyorum. Hıçkıra hıçkıra.




''Dışımda koca bir evren, içimde koca bir evren. Aralarında daracık, tahta bir köprü beynim. İki inatçı keçinin tıkadığı diğer köprü beyinlerden farkım; yıpranmış köprümün üstünde bıraktığım çılgın aklım.''



Belediye otobüsünün kalkmasını bekliyoruz. Hava sıcak, yorgun, aç ve kalabalığız. Sanki Gettolara yerleştirilmeyi bekleyen yahudileriz. Birazdan iki nazi askeri gelecek, keyif için birkaçımızı kurşuna dizecekler ve kalanlarımız hayatta kalma savaşı vermeye devam edecek. Otobüse biniyoruz nihayet. Yanımda bir yankesici, bir cüzdan araklamaya çalışmakta. ''Burada daha değerli bir şey var dostum'' diyorum, sırt çantamı göstererek ve ekliyorum: ''seyreltilmiş uranyum.''


Başka birine ait aile fotoğraflarını sahiplenip, bellekten yoksun bırakıldığından duvarları iyice incelip şeffaflaşmış bilinçaltı tüm tehlikelere açık, fotoğrafları kör kızın eline tutuşturdu. Kör kız boş yere kabarıklık arayıp parmaklarıyla fotoğrafları okşadı. ''Hangisi sensin'' diye umutsuzca sordu genç adama. ''Hepsi'' diye karşılık verdi genç adam, sahiplenmenin sahte yakıcılığını içinde hissederken.


Sinirlenmiştim. ''Bu gün başka bir gün ve biz bugün başka birileriyiz!'' diye öfkeyle fısıldadım biraz bu çirkin çifte, biraz da arkadaşlarıma bakarak.
Ağır ağır onlara doğru yürüyüp arkalarından yaklaşarak, birbirlerine, ölmüş köpeğe hakaretler savuran karıkocanın kafalarını yanlarından kavrayıp tokuşturuverdi.




Titreyen elleri alnına dayalı bıçağın ucunu oynatıyor, bu da ona tuhaf bir zevk veriyordu. Gözbebekleri gidecekleri yönü şaşırmışçasına, iki demir bilye gibi oldukları yerde titreşiyor, soluk alıp vermesi hızlanıyordu. Kollarına biraz güç verip bıçağın ucunu alnının ince derisine sokuverdi. Kıpkırmızı bir kan doğası gereği hemencecik o noktada beliriverip, aşağı doğru süzülmeye başladı. Burnunun üstünden inip üst dudağına ulaştı. Yalandı genç adam, isteksiz kanının tadına baktı. Bıçak hala battığı yerde titriyor, aşağı doğru bir çizik atmak için sabırsızlanıyordu. Kollarına verdiği gücü geri çekti. Bıçağın sapına sımsıkıya sarılmış parmakları gevşedi. Bıçak bir kurşun tüy gibi mutfak tezgahının üstüne düşüverdi. İki adım geri attı. Kan kaybediyordu ama bunu umursadığı yoktu. Mutfağın süt beyaz fayanslarına kıpkırmızı kan şıp şıp damlıyor, genç adamın beyninde atom bombaları patlıyordu. Çenesinin altına kadar süzülüp yere damlayan kana bakmak için yüzünü yere eğdiğinde, yerde bir kan gölü oluştuğunu gördü. Kan damlacıkları, yere o şekilde baktıkça; aşağı süzülmeden direk olarak gölete damlayıp, daha korkutucu bir hal aldı. Bir süre öylece bakakalıp alnından damlayan kan damlacıklarının oluşturduğu gölete, devriliverdi olduğu yere. Buzlanmış bellek ılık kanın ortasında çözülüp gevşedi iyice, gözleri kapandı.



Yürürken sırf sana benziyor diye hapşıran bir kıza ‘’çok yaşa’’ dedim.


Minyatürk’ü kana bulamak isteyen 6 cüce terörist etkisiz hale getirilmiş sevgili. Tavuk yakalar gibi yakalamışlar her birini. İçlerinden biri sarışın bombaymış. Saçlarından yakalanmak istenirken kafasındakinin peruk olduğu ortaya çıkmış. Aslında bir canlı bombaymış. Tam kendini patlatacakken tutup denize fırlatmışlar. Havada infilak etmiş sevgili. Yanmış ve düşmüş helikopterler getirdi haberini sevgili; demir kuşlar onlar. Senden bir parça daha aradım kokpitte ama nafile. İşte o an durmakta olan pervaneye kaptırdım iki parmağımı. Ve yıllar sonra bir sağlık ocağında senin ve parmaklarımın peşindeyim. Abesle iştigal etmekteyim.


Palmiyeler… Palmiyeler… Palmiyeler arasında ince bir palmiye köküne takılı kalırdı bakışlarım. Tatil pazarlayan acentenin duvarındaki bu manzaradan bahsediyorum. Bir iguana, bukalemun kırması sürünürdü kadraja girmeyen kısımda. Arkasından ben sürünürdüm. Kadraja girebilmek, duvardan süzülüp konforlu acente koltuklarından birine kurulup bir tatil yeri seçmek isterdim. O güzel manzaranın yapıştırıldığı duvarı yapan duvar ustasının gömülü olduğu kimsesizler mezarlığını bulmam kolay olmadı. O manzaraya bakılıp alınan her tatilde payı olmalıydı. Bir gece yarısı çıkardım mezarından zorlukla. Yaz sıcağının geceye kattığı serin rüzgâr mezarlığın ağaçlarının yapraklarını, bebeğini sallayan ana şefkatiyle sallıyor, o tatlı hışırtı da ninni gibi oluyordu. Her an uyuyabilirdim. Ustayı bir çuvala koyup yıldızları seyretmeye daldım. Ustanın varlığı romantizmi bir parça öldürüyordu ama katlanılır gibiydi. Gündüz 12:15’de, Temmuz sıcağında ustayı sırtlayıp acentenin yolunu tuttum. Hışımla kapıdan girip ustayı manzaranın önüne fırlattım. Yer beğenmeye çalışan iki kızı enselerinden kavrayıp zorla da olsa ustayla tanıştırdım. Sıra dışı bir tatil olacaktı onlar için. İroninin tadını kaçırmıştım.




SSK Samatya’da yatmakta/ölmekte olan halamı ziyaret etmek için trene bindim. Sorumluluk almaktan, akraba, arkadaş ziyaretlerinden hep kaçmıştım. Belki de ölmüştü. Ama istasyondan inip ilk sağ yola saptığımda, epey gittikten sonra çıkmaz sokakta olduğumu anlamıştım ve geri dönmeye üşeniyordum. Dar sokak boyunca dizilmiş eğri büğrü yoksul evlerinden birinin kapısını çaldım. Elinde kemirdiği ekmek, kirli yüzlü, belden aşağısı çıplak 5 yaşlarında bir erkek çocuğu kapıyı açtı. İçerde acıyla kıvranmakta olan yaşlı bir kadın vardı. Halama ne de çok benziyordu. ‘‘Geldin mi oğlum?’’ dedi. İlginç olan hiçbir şey yoktu. Bu tek gözlü odada hayatı katlanılır kılacak bir şey arıyordu gözlerim. İçeri gizlice sokmayı düşündüğüm kanyağı çıkarıp ufaklıktan iki tane bardak istedim. Teyze hafiften doğrulup bana dikkatle baktı. ‘‘Sen Kemalettin değilsin’’ dedi. ‘‘Sen de halam değilsin’’ diye karşılık verdim. Gelen yarı kirli yarı temiz bardakları doldurup, teyzeye seslendim: ‘‘hayata ve coşkuya’’



Kafa 1500 uyandı. Yarı uykulu mutfağa gitti. Her sabah çiğ yumurta içerdi. Yumurtayı tezgâha vurduğunda içinden çıkan beklediği şey değildi. Yumurtadan çıkan, parmak çocuktu. Hemen de adının hakkını verdi. Uykulu adamımızı bir güzel parmakladı. Şimdi tamamen uyanmıştı. Az önce olanların rüya olduğunu düşünüp bir yumurta daha kırdı.




Kıymalı yumurta yerken görüntülenen, ünlü dengeli beslenme uzmanı Ender Saraç, ‘’sadece arkadaşız, yediğim falan yok’’ dedi.



Hastane yemeklerinin hastasıyım. Hastalığımın sebebi, hastane yemeklerinin hastası olmam. İştahla yiyorum, yedikçe bu hastalığım hiç geçmiyor. Üzerimde binlerce tetkik yapılmasına rağmen hastalığımın sebebini bulamadılar. İnşallah bulamazlar. Hastasıyım hastane yemeklerinin.

15 Mart 2017 Çarşamba

CAPITOL PUNISHMENT

İnsanın kederi, saklayabildiği ölçüde değerlidir. Beden, bir koza gibi yuva olur kedere. Orada büyür, şekillenir… Ve orada beden ile birlikte çürür. Kalbin kan pompalaması çürümeye engel değildir. Keder, açığa çıkmayıp, çürüdüğü ölçüde ikinci bir şekillenme geçirir. Karla kaplı hayat zarına kapaklanıp düşmemek için, ellerinin içleriyle destek alıp durduğun sürece çürüme sekteye uğrar. Ama soğuğun verdiği sızı bedenini titretir ve sarsar. Kederini unutmuşsundur…




Yoğun yağmur dindikten sonra, bacadan içeri isli su aktığını görüyorum. Köşeli, kaba bir keder kaplıyor yüreğimi. Yağmur dindikten sonra çatıya, kullanılmayan bacanın ağzını kapamaya çıkıyorum. Soğuk, keskin rüzgâr endişelendiriyor beni. Kiremitlere ürkekçe basıp ilerliyorum. Yandaki evin geniş salonunda kocaman bir plazma, açık ve mutlu bir yuvayı muştuluyor. Bir süre seyrediyorum. Yoksulluğum acı bir tokat gibi yüzümde patlıyor ama hissetmiyorum. Dudaklarımda tarifsiz bir mutluluk belirtisi, geçici ve zehirli…



…..Uzun süre ilerilere doğru bakarak orada durdu, bu noktayı çok iyi biliyordu. Üniversitedeki derslerine giderken, daha çok evine dönerken, genellikle burada dururdu (bunu yüzlerce defa yapmış olmalıydı), tam bu noktada, bu gerçekten şahane manzaraya bakardı ve içinde uyanan belirsiz, gizemli duyguyu merak etmekten kendini alamazdı. Bu şahane manzara yüreğinde hep garip bir hüzün uyandırırdı, bu muhteşem görünüş onu boş bir umutsuzlukla doldururdu. Bu sıkıntılı ve kötücül etkilenimi hep merak etmişti, ama bu gize çözüm bulma yeteneğine güveni olmadığı için hep ilerde bir güne ertelemişti.
Suç Ve Ceza – F. DOSTOYEVSKI   Syf: 160 – 161 Oda Yayınları Mayıs 1989 Türkçesi: Güler Dikmen


***************************************************************

Gece 4 suları. Sokaklar bomboş. Yakınlarda bir çocuk parkı var. Bir kadın ve elinden tuttuğu küçük kızı parkın kapısında belirdiler. Karanlığa karışmış karaltıları görünüşlerini biraz daha korkutucu yapmakta. Salıncağa bindiriyor kızını. İkisi de hissiz gibi. Salıncak zincirinin sesi, sessizliği kör bir bıçak gibi kesiyor/kesemiyor. Artık hiç ayrılmayacaklar belli. Ama böylesi de pek anlaşılmaz biz faniler için. Olanlar olmuş, uzun hikaye. Gece/karanlık/soğuk/mutsuzluk, günün ışımasıyla gündüz/aydınlık/sıcak/mutluluğa dönüşüyor. Cehennem ile cennet arasındaki ince çizgi belirliyor tarafları. Bir kadın, yanında küçük kızı, neşe içinde parktan içeri giriyorlar…




. Ömrü boyunca hayatına bir an girip kaybolan bu kızlar, bu insanlarla ölümünden sonra karşılaşacakmış, onlarla geçirdiği kısacık anlarla istediği gibi oynayıp, o tatlı zamanı olabildiğince uzatabilecekmiş gibi bir his; beyninin kıvrımları arasından bir görünüp bir kaybolan bir sirk palyaçosunun kırmızı şortunun cebindeki kırmızı lastik topa dönüşüyor, palyaçonun cebindeki şişkinliği görmesi, orada o topun olduğunu bilmesi kendini mutlu ediyordu.

NBC : Çektiği her film anında Cannes’a karışan, çok etkili bir uyarıcı.

Bıçağın ucunu test etti. Ve hızla televizyondaki kadının böğrüne saplayıverdi. Bir daha, bir daha, bir daha. Bıçağı çekip, gerisin geri birkaç adım attı. Kan damlıyordu ucundan. Televizyondaki kadın, afallamış bir yüzle sendeleyip yere yıkıldı. Arkasındaki iki kişi, bıçaklımıza hamle edecekti ki, çekiverdi fişi. Bıçak elinden düştü. Tuhaf bir pişmanlık, titremeye dönüşüp yayıldı bedenine. Bıçağı yerden aldı. Kendi alnına ucunu değdirip biraz bekledi. Ve hızla içeri doğru ittiriverdi. Kırılmış cam sesi ve o an yanan bir elektronik devre sesi birbirine karıştı.

(anafikir, altmetin : gerçekliğin tersyüz edilmesi, beyaz camın 'gerçek' olana evrilmesiyle, seyircinin/canlının da beyaz cama dönüşmesi.)



Beni yalancı sanıyorlardı. O ana dek gelişen olaylar aleyhimeydi ve (“aleyhimeydi” nakarat gibi) ben yalancı olmadığım konusunda ısrarcı değildim. Her şeyi baştan anlatacak isteğim yoktu. Beni temize çıkaracak birini de beklemiyordum açıkçası. “Ama gökten iki melek bana yardım için indi desem” inanır mısınız bana? Bu da mı yalan yani? O zaman meleklerin inmesi de kötü oldu. Amacım en kısa yoldan evime gitmekti hâlbuki. O dar ve tehlikeli yola sapmasaydım, bu uğursuz kalabalık beni ağlarına düşüremeyecekti. Nefsime, kazanacağım zamanın düşsel zenginliğine yenik düşmüştüm. Her şeyi hak etmiştim şimdi. Şafağa karşı asılma kararım çıktı. Haham geldi, kovaladım. Papaz geldi tekmeledim. İmam geldi ağladım. Pes ettiğimden mi, yoksa ona inandığımdan mı bilemedim. Bırakılmış biriydim. İki kişi koluma girdi. Ağır adımlarla darağacına doğru yürüyorduk. Şafak öncesi en koyu karanlıkta, sağanak yağmur altında. Meydan hıncahınç doluydu. Kollarıma giren iki kişiyi hissetmez oldum bir an. Görünmez olmuşlardı uğursuz kalabalığın gözünde. Usulca gökyüzüne doğru havalandık. O iki kişi aslında iki melekti, işleri bozduklarını düşündüğüm. Bu benim en büyük yalanım mıydı asılmadan önce, yoksa gerçeğin ta kendisi miydi, şu an hiç hatırlamıyorum. Şimdi’nin ve Mekan’ın önemi adına.

 Hastalıklı bir aşk öyküsü. Son derece sert, şiddet, gerilim ve hüzne boğulmuş bir aşk. Klasik anlamını çok aşan bir yapıda. Kızın engelli olması, erkeğin bu kusuru önemsemediğini kıza ve kendine de söylemesine rağmen, alt benliğine bir türlü kabul ettirememesi. Bunun sonucunda, alttan taşan bir şiddet isteğinin estetikleşip şiirsel bir havada ilişkiye yansıması. Tüm faktörlerden beslenen insanoğlunun (sıkıntı, zor koşullar, savaş, kirli siyaset, ırkçılık, ezilen halklar, örgütlenememe vs.) acısını en yakınındakinden çıkarması üzerine şiirsel bir destan.

 Kinder çikolatalarının, çocukları "kindar" yapması üzerine önlem alan Roma belediyesi başkanı Errico Tardelli, fabrikaya bizzat baskın yaparak patronu kıskıvrak yakalamış, elleriyle kafasına basıp belediye minibüsüne bindirirken, patronun "bunun intikamını alırım Errico" demesi üzerine, "bakın görüyorsunuz, ne kadar da kindar, balık baştan kokar" demiştir.



Yabancılaşma çok karmaşık bir sorundur. Televizyonun da buna bir etkisi vardır. Biz artık gerçekliği değil, gerçekliğin televizyondaki sunumunu algılıyoruz. Tecrübe ufkumuz çok sınırlı. Türetilmiş bir gerçekliğimiz var ve bence bu, politik bir açıdan bakarsak günlük tecrübelerin gerçekliğini anlama yeteneğimizi dumura uğratan, fazlasıyla tehlikeli bir şey.
                                          M. HANEKE





Hademe elinde seyyar zil, koşarak –içinde anlaşılmaz bir neşe/coşku kırması- merdivenlerden iniyor. Zili sallamayı unuttuğunu anımsarken takılıveriyor merdivenlere. Hızla düşerken, alnıyla sert zemin arasına minyatür çan/seyyar zil giriveriyor. Sert zemine baskı yapamadığından olsa gerek, alnına gömülüyor adamımızın.

Okulun duvarlarının dışındaki büfeci adam ise sucuk doğramakta ince ince. Birini güneşe tutup inceliğini kontrol ediyor; başarılı. Saatine bakıyor, zil çalmalıydı, çocuklar tostlara koşmalıydı. Bunun gerçekleşmemesi kendini derin bir üzüntüye boğuyor. En alt çekmecesinde hiç kullanmadığı usturasını kullanmak için nefis bir fırsat.

Öğrencilerden birinin annesi ütü yaparken bir uzun 2000 yakıyor. Keyifle bir nefes çekip pantolonlara geçiyor. Telefon çaldı. Sigarayı acemice pantolonun üstündeki küllüğe bırakıp yan odaya geçiyor. Telefon okuldan geliyor. Tost yiyemediği için oğlu açlıktan bayılmış. Aceleyle evden çıkıyor.

Üst kattaki ihtiyar çift Bonanza seyrettikten, 34 dakika sonra dumandan boğulup zor anlar yaşıyorlar. İtfaiye merdivenine ulaşamayan son iki kişiydiler.


Onların boğulmalarını seyreden karşı apartmandaki kadın, bebeğinin beşikten düşüşünü 23 dakika sonra görüyor. İşsiz baba yan odadan daha önce çıktığından bebeğin ağlamasını dindirip karısına okkalı bir tokat atıyor. Balkondaki kadın, tokatın etkisiyle 7. kattan aşağı düşüyor.




Çok uzak bir yerde, çok güzel bir öykü yazdığını düşünen adam, yazdıklarını bir kez daha okuduğunda berbat bir iş çıkarttığını görüyor. Ama silmeye kıyamıyor. Silmeye kıyamadığı, diğer berbat işlerinin yanına yolluyor. Son nefesini verirken birkaç yıl sonra, arkadaşından bütün işlerini silmesini, deyim yerindeyse yok etmesini istiyor. Ama arkadaşının gönlü, bütün bu ilginç ve sıra dışı öykülerin silinmesine razı olmuyor. Birkaç ay geçtikten sonra altlarına kendi adını yazıp, güvendiği bir yayınevine yolluyor.

Yayınevi editörünün notu: Hepsi de birbirinden berbat işler.

Aradan birkaç ay geçtikten sonra editör, takma bir isimle, öykülerde ufak değişiklikler yaparak kitabı basıyor. Telif, melif hak getire. El altından korsanını da piyasaya kendi sürüyor. Güllük gülistanlık bir yaşama kulaç atıyor, bin bir keyifle.

Bütün bu öykülerin sahibi mezarında her şeyden habersiz uyurken gecenin bir yarısı, toprağına çiçek bırakan kimsesiz bir kızın tuhaf mırıltılarını duyduğuna şaşırıyor. Ölmüş olması şaşkınlığını körüklüyor. Kız mp3’ünün kulaklığında Helloween’dan ‘A Tale That Wasn’t Right’ı dinlemekte ve mırıldanmakta o an. Vokalin yükseldiği yerlerde, kızın da sesi yükseldiğinden, yatmakta olan yazarımız dirilme eyleminde bulunuyor. Kafasını topraktan çıkarıp kızla göz göze geliyor. Büyük bir aşkın ilk kıvılcımı burada çakıyor. Yandaki mezarda yatmakta olan yaşlı kadının altın dişlerini sökmekle meşgul erkek arkadaşı ve şükerası, soğukkanlılıkla kızın yanına gelip, kafasını çıkarmış yazarımızın boynuna bir kürek sapı ile vurunca, yaratıcı fikirlerin yuvası kelle yuvarlanıp az ilerdeki bir küçük çukura giriveriyor. Sırıtıyor kızın sevgilisi, golf bilmekte çünkü az çok. Kelle dile geliyor: ‘‘Öykülerim, öykülerim. Onlar benim öykülerim. Huzur içinde yatabilmem için o öykülerin bana ait olduğunu ispatlayın.’’

Sırıtıyor genç adam. ‘‘Mümkün değil, çünkü biz de senin öykülerinden birinin içinde yaşıyoruz. Boktan bir öykünün boktan kahramanlarıyız.’’

Sırıtıyor editör, bu öykünün üstünden geçerken. Ölmüş yazar da O’na sırıtıyor. Hala bir öykünün içinde olduğunu anlayamamasına hayıflanıyor da. Bu satırların yazarı da, ölmüş yazara hayıflanıyor.





Odasını biblolar, heykelcikler, minik putlarla doldurmuş, vecd halindeki komşuma çaya gittim. Kapandığı yerden pozisyonunu bozmadan ocağı işaret etti. Çayı koydum, su kaynayana kadar mırıldanıp, gözyaşı dökerek o halde kaldı. Suyun fokurtusuyla beraber o da kıpırdanmaya, bir yılan gibi kıvrılarak ayağa kalkmaya başladı. Çayı demlediğimde kendindeydi ve huzur deryasında yüzmekteydi. ‘‘Serve the servants’’ diye mırıldandı. Bir uzun 2000 yakıp sırıttım, demli çayımı yudumlarken. Elleri titreyerek bardağını kavradı ve hızlıca içmeye başladı çayı. ‘Ecinniler’den Şatov ve Kirilov gibiydik o an. Sırayla sanrı nöbeti tutan, iki tutunamayan. Bütün iğrenç bibloları, minik, mutlu, alçıdan yapılmış mutlu suratlarıyla birbirine bakan çiftleri, yüce insan modeli giydirilmiş komik, topraktan yapma, acıklı bakan çocuk suratları, hasta bedenleri, çarpık ayak ve kolları. Nefretim bu ölü gözler altında birden kılık değiştiriverdi. Hiç olmadığım kadar mutluydum şimdi aralarında. Şen kahkahalar altında kırıp dökmüşüm tüm bu et görmemiş cesetleri. Komşumu da aralarına katacakmışım ki, kaçıp kendini kurtarmış.








13 Mart 2017 Pazartesi

CODEX GIGAS

CODEX GIGAS

Gazete ilanı ile kuklasını satmaya karar veren bir vantrilok*, şişme bebeğini takas etmek isteyen birinin telefonuyla ne yapacağını bilemez. Takas oldukça yüksek bir binanın çatısında, gözlerden uzakta gerçekleşecektir. 




Buluşma yerine önce şişme bebekli adam gelir. Güneş batmak üzeredir. Çatının kenarına oturur; şişme bebeğini de yanına oturtup kolunu omzuna atar ve güneşin batışını izlemeye koyulur. Anlamsız bir şekilde uzaklara bakmaktadır; gözünden birkaç damla yaş akar. Pantolonunun arka cebinden bir kitap çıkarıp okumaya başlar. Yavrusunu uyutan bir ebeveyn şefkatiyle, şişme bebeğe okur gibi tatlı bir tonlama ile yapar bunu her zaman ki gibi:




Kimse toplanmamıştı henüz. Çatıdaki adam bunu umursamıyormuş gibi görünüyordu. Ayaklarını, havuzun kenarında dizlerine kadar suya sokmuş, keyifle oynatan bir banka emeklisinden farksız görünüyordu; yüksek binanın çatısının kenarında otururken. Bir kuş sürüsü geçti tepesinden. Umursanmadığının farkına vardı bir kez daha. Buna bir türlü alışamamıştı. Ve şimdi aşağıda da henüz toplanmamış olan meraklı kalabalığın, o an var olmayan her bir üyesine ağza alınmayacak küfürler ediyordu. Ama bunu yaparken -söylediği şeylerin anlamına yoğunlaşmazsanız- öyle tatlı bir mırıltı şeklinde yapıyordu ki, bir hocanın cemaat için içinden ettiği duadan farksız gibiydi. Sonuçta birilerinin sizin için dua etmesi hoşunuza gidiyorsa, başka birilerinin de sizin için küfür etmesine katlanmanız gerekir.




Cebinden bir sigara çıkarıp öfkeyle yaktı. Ayaklarını sabırsızca oynatmaya devam ediyordu. Sigaradan derin bir nefes çekip aşağı baktı. Düşeceği yeri inceledi. Yüzünü buruşturdu. Daha güzel bir yere, daha önemli insanların toplandığı bir kalabalık önünde düşmeyi dilerdi. Alkışlar ve gözyaşları arasında, ismi her bir uğursuz dudaktan, ölesiye, çılgınca haykırılırken atlamak ve düştüğü yerde etrafa dağılan bedeninin her bir parçası kutsalmışçasına büyük bir titizlikle toplanırken bu muhteşem kalabalığı seyretmek isterdi. 




Bir on dakika daha geçmesine rağmen, bir kişinin bile durup kendisini seyretmemesi, öfkesini bastıran, eritip yok eden, kahredici bir üzüntüyü çağırıyordu peşi sıra. İntiharından sonra da önemsenmeyeceğini düşündü. Etrafına bakındı. Kirli, sıvası dökülmüş isli bacalardan birinde "Codex Gigas" yazıyordu. Bunu yazan kişinin, bu yazdığı iki kelimelik eylemiyle bile, kendinden daha önemli olduğunu, kalıcı bir iz bıraktığını ve şu an önemli insanların arasında, önemli bir işte çalıştığını düşündü. Bunu yazabilen biri, bu farklılığıyla kendini topluma çoktan kabul ettirmiş, saygın bir kişidir diye içinden geçirdi. Bunları düşünürken bir yandan da "Codex Gigas" diye mırıldanıp duruyordu. Sanki görünmez bir el, o bu sihirli kelimeleri fısıldadıkça, ona bütün kapıları açacak, bu iki kelimeyi yazan kişinin hemen yanı başında, önemli insanların içinde kendine hak ettiği değeri sunmuş olacaktı.







Vantrilok da buluşma yerine gelmiştir ve sessizce, sırtı kendine dönük şişme bebekli adamı seyretmektedir. Kolunda takılı duran kuklasına bakar ve "Kendini her şeye hazırla" der. "Çünkü bu gördüğüm manzara, bizim ilişkimizden daha karmaşık bir ilişkinin seni beklediğini gösteriyor." Kukla sırıtarak cevap verir: "Bu cümleyi kuran biriyle yaşanan ilişkiden daha karmaşık olamaz. Ayrıca sana küs olduğumuzu hatırlatırım. Kendi kendinle konuşuyorsun".




Sesleri duyan şişme bebekli adam oturduğu yerden kalkar ve sıcak bir gülümsemeyle vantriloğa doğru birkaç adım atar. Vantrilok sırıtır: "Tamam, orada dur. Sen onu gönder. Ben de bunu göndereyim. Aslında farkında olmadıkları uzun tutsaklıklarının sona erdiğini görüp mutlu olsunlar. Gerçek sahiplerinin yanında uzun ve mutlu yaşasınlar" deyip tuhaf bir kahkaha atar.




Şişme bebekli adam, elindeki şişme bebeğin üzerindeki lekeleri, acemice ve biraz da gülünç gelebilecek hareketlerle tişörtüne silmeye çalışır ve vantriloğa doğru uzatırken ekler: "Ona iyi bak".




Vantrilok da kolunun içindeki kuklaya hüzünlü gözlerle bakar ve kuklanın donuk ve anlamsız yüzünde bir pişmanlık ifadesi arar. Aradığını bulamamış olacak ki, öfkeli bir şekilde kolundan çıkarıp diğerine doğru hızla fırlatır. Çatının kenarına yakın duran adam, üstünden geçen kuklayı tutmak için arkasına doğru hamle yapınca kuklayı ancak boşlukta yakalayabilir ve hızla aşağı doğru düşer. 




Çok şaşıran ve korkan vantrilok ne yapacağını bilemez. Kucağındaki şişme bebeği bir kenara fırlatıp hızla aşağı inmek üzere çatının kapısına doğru koşar. 




Aşağı indiğinde, adam kanlar içinde, ölmüş bir şekilde yatmaktadır. Yaklaşık 6–7 metre uzağına düşmüş olan kuklasını görür. Koşarak yanına gider ve tuhaf bir mutlulukla koluna geçirir. Donuk kukla sanki birden canlanıverir ve dile gelir: "Bu sefer de olmadı. Belki de artık vazgeçersin". 




8 Mart 2017 Çarşamba

HEPİMİZ TEHLİKEDEYİZ

O anda herkesi korkutup, iğrendiren olay gerçekleşti: Pasta aldıkları bölümün hemen sağındaki tuvaletten, kedi büyüklüğünde bir lağım faresi hızla dışarı fırladı. Kendini aniden aydınlık ve sıcak bir ortamda buluvermesinden olsa gerek, hareketlerini ağırlaştırıp, güzelce bir silkelendi. Fareyi görmekte gecikmiş mini etekli bir kız, farenin silkelenmesiyle lağım suyu damlacıklarını bacaklarında hissedince korkunç, canını alacaklarmış gibi bir çığlık attı. Yerinden kıpırdayamıyor, dehşetle açılmış gözleriyle fareye bakarken, elleriyle de kafasını yanlardan iyice kavrayarak, belki de aklının çıkmamasına çalışıyordu. Fare durumdan hiç etkilenmemiş gibi ağırca, dükkanların büyüklüğüne göre parmaklıklarla bölünmüş oturma bölümlerinden birine, en yakınındakine, İ….’le M…..’in ve de tombul ailenin oturduğu bölüme doğru yaklaşıyordu şimdi. O bölümdekiler, korkuyla, iğrenerek köşeye kadar çekildiler. 

Sadece İ...... yerinden kıpırdamamış, hiçbir şey olmamış gibi pastasını bitirmekle meşguldü. Askerde çöp araç komutanı olduğundan böyle büyük iri farelere, hatta daha iğrençlerine oldukça alışıktı. Sabah bütün alayın, subay lojmanlarının çöplerini toplarlar, alayın oldukça uzağındaki çöplüğe çöpleri çabucak boşalttıktan sonra koca çöplükte 3-4 asker bir başlarına kalırlar, etraflarında cirit atan farelere aldırmadan, birbirlerine hayatlarını, amaçlarını bulundukları yerin tuhaflığına alışmış gözlerle anlatır, anlatır bitiremezlerdi. Görevlerini başarıyla yerine getirmiş, binbir çeşit ürünün sarmalandığı içi boşaltılmış ambalajlar, subay çocuklarının biraz oynayıp sıkıldığı, peşinden değişik bir heyecan duymak için bir taraflarını kırıp koparttıkları türlü oyuncaklar, (çolak bebekler, kafaları kesilmiş kurşun askerler, kurma kolu bozulmuş arabalar, tüyleri yolunmuş, yakılmış ayılar vs.) yemek artıkları, kokmuş çoraplar, parçalanmış defterler, biraz okunup kaderine terk edilmiş kitaplar ve akla gelebilecek daha bir çok şeyden oluşmuş çöplükte; kışın kah ateş yakıp, kah kamyonun dar ön paneline doluşurlar, yazın da dayanılmaz kokuya tahammül edebildikleri ölçüde etrafta dolanır, peşinden alaya dönerlerdi. Çöplerin döküldüğü geniş alanın yukarısındaki tepenin ardında bir domuz çiftliği bile vardı. Bazen tepede oturup domuzları, domuzlardan daha kötü görünümlü bezgin iki bakıcıyı seyrederler; diğerleri sıkılıp aşağı dönünce İ...... orada tek başına seyretmeye devam eder, başkalarının göremediği, anlamadığı şeyleri hissediyormuşçasına tuhaf şekiller alan suratını arada bir sıvazlayıp dalar giderdi. Orayla, hayatının o dönemiyle ilgili ve belki de şimdiye dek yaşadıklarıyla ilgili söylenebilecek en önemli şey ise belleğinde ısrarla taze tuttuğu, hala kalbini sızlatan, çöplükten geçimini sağlayan bir ailenin sarı saçlı, saz benizli, yeşil gözlü kızlarına tuhaf bir tutkuyla bağlanmasıydı. Kızı ilk, pasaklı, pasaklı olduğu ölçüde gözlerinin içi gülen küçük erkek kardeşinin elinden tutmuş bir halde yanına yaklaştıkları zaman görmüş, içinde çoktan yıkılmış bir şeylerin vücudunu titreterek canlanmaya çalıştıklarını hissetmişti. Kızın sıcak bir gülümsemeyle, tane tane konuşarak istediği şey, erkek kardeşinin üşümemesi için pisliğe bulanmamış parka türü bir şeydi. Hemencecik parkasını çıkarıp, çocuğun dar omuzlarına atmış, birkaç saatte olsun üşümemesini sağlayarak, sonraki günlerin birinde elinde tertemiz bir parkayla talihsiz yavruyu alabildiğine sevindirmişti. Küçük yavru sevinçle, o anda Avrupa baskılı atılmış moda dergilerinden birine dalmış ablasına koşmuş, genç kız kardeşini üstünde tertemiz, sıcacık tutan parkayla gördüğünde elindeki dergiyi nefretle fırlatıp atarak coşkuyla birbirlerine sarılmışlardı. Daha ilk karşılaşmalarında birbirlerine delice tutulmuşlar, bu ikinci görüşmelerinde bunu birbirlerine belli etmemek için acemice, böyle bir şey olması mümkün değilmişçesine bambaşka şeylerden kısaca konuşup ayrılmışlardı. Genç kız, üzerindeki eski, yamalı, yamalı olduğu ölçüde temiz, tertemiz giysisinden, çöplükte geçen hayatından utanmış olacak ki, konuşmayı bir an önce bitirip çöplüğün hemen yanındaki barakalarına koşup, kapıyı hızla çarpmış, bunun üzerine genç adam gözlerinin göremediği ama ruhuna vuran sıcaklığından, kızın bir yürek yangınına yakalandığını anlamıştı. Bir sonraki gün alaydan çöplüğe doğru hızla yol alırlarken, kalbi küt küt atıyor, gece bir arkadaşından satın aldığı gümüş kolyeyi kıza bir an önce vermek, yüzündeki sıcak gülümsemeyi tekrar görmek için sabırsızlanıyordu. Ama çöp aracı varacağı yere iyice yaklaşmışken barakayı olması gereken yerde göremeyince, hepsi birden şaşkınlıkla birbirlerinin yüzlerine bakmışlar, İ...... birden buz gibi soğuyan vücudunun tutulduğu titremeyi saklayamayarak ellerinin içiyle, alnıyla ön cama yapışmış kalmıştı. Araçtan indiklerinde etrafı kontrol eden bir belediye işçisi barakayı gece yıktıklarını, içindekilerin de şehir dışına çıkarıldıklarını söyleyince kendini tutamamış adama bir yumruk atmıştı. Arkasına bakmadan hızla diğerlerinin yanından uzaklaşmış, tepeye doğru gidip kederli gözlerle domuzlara dalıp gitmişti. Neden sonra kalkarken cebinden gümüş kolyeyi çıkarmış, usulca okşayıp öptükten sonra domuzların bulunduğu yere doğru fırlatmıştı. Bezgin bakıcı kadın bu harekete bir anlam verememiş, renksiz hayatına bir heyecan gelmişçesine kolyenin düştüğü yere domuzlarla beraber hamle yapıp onlardan önce kapıvermişti. 

 İ….. dışında, bir de tombul ailenin en küçük ferdi, şaşkınlıktan olsa gerek yerinden kıpırdayamamış, dili tutulmuş gibi bir şeyler geveleyerek sandalyesinde kalakalmıştı. Kadınlar kesik çığlıklar atıyor, bu “rezil ve iğrenç” duruma bir son verilmesi için bir temizlik görevlisi görebilmek umuduyla ağlamaklı, etrafa göz gezdiriyorlardı. Erkekler ise kafalarında “ısırır mı?” sorusunun cevabını veremediklerinden, bedenlerini kadınlarına siper etmişler boş bakışlarla, iri ve iğrenç farenin gelebilecek hamlesini bekliyorlardı. İri fare kaybedecek bir şeyi olmayacağını biliyormuşçasına, sanki biraz da hınzırca tombul yumurcağa doğru biraz daha yaklaştı. Bunun üzerine sevimli tombul dehşetle yerinden fırlayıp, pastasını bitirmiş ağzını silmekte olan İ......’in kucağına bütün ağırlığıyla atlayıverdi. Bu ani ve salakça hareket üzerine, İ...... bütün birikmiş öfkesini yumurcaktan çıkarmak istermiş gibi dişlerini sıkıp, üzerindeki şekilsiz ağırlığın sahibini yakalarından tutup silkeleyerek kenara fırlattı attı. 

O an sevimli, tatlı yumurcak, ne olduğunu anlamak istermiş gibi bakınmakta olan fareden daha iğrenç gözüküyordu gözüne. Hayatı boyunca sadece onu sevip, adını bile öğrenemediği kızın, küçük, ıslak gözlü erkek kardeşini hatırladı. Bir uçurumdan düştüğü, bu tombul yumurcak gibi yerde yaralı yatıp, ölmeden önce son bir kez bir insan yüzü görebilmek umuduyla bakındığı an, daha önce gerçekleşmişçesine gözünün önünde canlandı. Talihsiz yavru gözünün önündeki genç adamı göremiyor, orada yokmuş gibi son saniyelerinin can çabukluğuyla, yarasının izin verdiği kadar kafasını oynatarak görebileceği bir yüz arıyordu. 

Genç adam, ölmek üzere olan çocuğun yanaklarını ellerinin içiyle okşarken, tepkisiz gözlerle kendine bakmasına bir anlam veremeyip, kendi varlığından da şüpheye düşerek etrafına bakındı. Uçurumun altındaki iri kayaların birden silikleşip insan vücuduna dönüştüklerini hayretle gördü. Hepsi şaşkın gözlerle, taş gibi kıpırdamaksızın kendisine, avuçlarında öpüp kokladığı fareye bakıyorlardı. 2000 yılından..

  Taşrada Zaman: Dijital fotoğraf makinem elimde, yolumuzun az dışındaki bu köye uğruyoruz. Köy evleri, zaruri ihtiyaçların giderilebildiğini –ancak- gösteren, köye gelişigüzel yayılmış araç-gereç, vasıta, el yapımı iş gören parçalar, kavruk yüzlü yaşlılar, evren kurulalı beri bu olağandışı oluşumu kanıksamış insanlar. Güngörmüşlük bu olsa gerek. Onlardan çok önce bu yerlerde, aynı topraklarda yaşamış medeniyetlere methiyeler düzerken, bu insanları görmezden gelmek tuhaf ve acı verici. Küçük bir çocuk, elinde kuru ekmek derme çatma evin kapısından bana bakmakta. İlginç bir fotoğraf yakalama umuduyla makinemi siyah-beyaza alıp deklanşöre basmak üzereyken annesi çocuğu içeri çekip söyleniyor: ‘’Sizin küçük burjuva tatminsizliklerinize, basit oyalanmalarınıza alet olmayacağız. Bu şekilde değil, asla!’’



  Cinayet mahalline dönmeye çalışırken kaybolan şaşkın katil. Başka bir binaya dalar. Maktulun hala orada olduğunu ve tuhaf bir istekle kendini beklediğini düşünmektedir. Katil kurbanla bir kez daha –deneyim kazanmış olarak- birleşmek/katarsis ister. Yanlış yerde olduğunu bilmeden heyecanla merdivenleri çıkar. Kapının aralık olduğunu düşünmektedir. Yanlış yerde olduğunu anlar. O an bir kez daha ve belki de olması gerektiği gibi yaşayamayacağı bu eşsiz deneyimin eksikliğiyle kendini merdiven boşluğundan aşağı bırakır. Kapıcının köpeği ölmüş katilin başını koklar, yere yayılmakta olan kanını yalar. Öksürüp yattığı yere döner.



  Tabak yalayan hayvanlar: Tabağı yakalayabilirse yalar, emin olabilirsiniz. Ama kirli tabak sonuçta gereksiz tabaktır. Frizbi gibi atarım uzağa, hayvanım tam havada yakalayıp yalamak isterken tüfeğimle tabağı vururum. Hayvan tabağın kırık parçalarını yalarken dilini keser. Alt kat komşum baytardır. Balkondan aşağı atarım yakalar ve bakar. ‘’Ya yakalayamazsan hafız?’’ derim, ‘’baytarız biz abi, bizde çareler tükenmez’’ der. (Yakalama konusunda köpeğimden daha profesyonel olması, tabak yalamak konusunda da O'nu daha becerikli yapar -köpeğin kralı,  köpek muamelesi-)



  Kimliksizliğimden utanamayarak uzaklara baktım. Gitmek istiyordum ama nasıl? Dalgaları tek başıma, şafağa yakın dinlerken ve seyrederken bir karaltı gördüm dalgaların arasında. Ben denizin ufuk çizgisinde kaybolmak, aşıp gitmek isterken, tersine oradan bir karaltı karaya doğru yaklaşıyordu. İyice yaklaşınca bir denizkızı olduğunu gördüm. Ateş sönmeye yüz tutmuşken biraz geç kalmışlık da vardı. Bana ellerini uzattı, karaya çıkmak istiyordu. Yunus balığı gibi 'vıyk vıyk' sesleri de çıkarmasa romantizm doruktaydı. O'na gitar çaldım, kanyak içirdim. Kendinden geçmişti. Aç ve şehvetliydim. Ateş sönmeden çabucak belden aşağısını ayırıp nazik ve tatlı bedeninden, ateşte kızartıp yedim. İri ve kalın kılçıklar romantizmi biraz daha zedelemişti ama doymuştum ve sıra başka birşeye gelmişti...



  ''Dışımda koca bir evren, içimde koca bir evren. Aralarında daracık, tahta bir köprü beynim. İki inatçı keçinin tıkadığı diğer köprü beyinlerden farkım; yıpranmış köprümün üstünde bıraktığım çılgın aklım.'' Bir 20. Yüzyıl insanının mezartaşına çivi yazısıyla kazınmış sözler bunlar. Ben ve dostum Lamek, mezartaşları arasında dolaşmaya devam ediyoruz. Herşeyin olağan ve sıradan göründüğü bu yerde, toprak bir gizem perdesi gibi bilinmeyenle aramızı örtmüş yatıyor altımızda. Cesaretimiz aydınlıktan ödünç alınmış. Babamın mezarını arıyor gözlerim. Hala babam mı acaba? Bir sigara yaksam mezarının yanı başında, çürümüş bedeni ile üstüme yürümeye kalkar mı yine? Lamek babamın mezarını temizlerken, ben başka bir mezarın yanına çöküp ağlıyorum. Genç ölmüş bir kadın, 32 yaşında, Tahalem Zögkot. Ölüm sebebi yazmıyor. Hiç birinde yazmıyor ya, insan böyle genç ölen görünce sebebini düşünmekten kendini alamıyor. İçerde bir Virginia Woolf yatıyor olabilir mi? Düşüncenin uçsuz bucaksız evreninde, uzaklara kanat çırpmış bir beyaz güvercin. Bilinmeyene ulaşma çabasıyla, soluğu kesilmiş ve düşmüş belki. Kimbilir? Ya da bir mutfak kazası. Zamansız patlayan bir tüpün parçaladığı bir beden belki, altımızda yatan. Kötü kalpli bir kanserin, diri bir vücutta yayılma içgüdüsünden doğan bebek azrailin son dönem usta işlerinden biri mi? Lamek’in beni dürtmesiyle kendime geliyorum. “Açalım mı?” diyor. Olur anlamında başımı sallıyorum. Açtığımıza değiyor. Üç altın diş. Biri bana, biri Lamek’e, biri bekçiye...



  Elektriğe tercih ettiği titrek mum ışığının karşısına geçip oturdu. Cep radyosuna uzandı. Kısa dalga düğmesini çevirip, çok sevdiği Hint müziklerini dinlemeye koyuldu. Beynini uyuşturan bu tatlı melodiye eşlik eden güzel sesin sahibini hayal etmeye koyuldu. Orta yaşlı bir kadın olmalıydı. Yaptığı işten haz duyan, hayatla barışık, sevildiğini bilen bir kadın. Sesi güzelleştirmek adına olağanüstü çaba harcayan bu dudaklara iyice kulağını yaklaştırdı. Sesi emdikçe büyüyen kulağın deliğinden başını içeri sokan kadın, beğenilmek adına sesinin şiddetini daha da arttırıyor, kulak kirine bulanmış terli boynunu sıkıştığı yerde çevirmekte zorlanmıyordu. Kadın yorulup sustuğunda, kulak hızla küçülüp eski halini alıyor, kadının boğazından çıkarttığı hırıltılar kulak zarını tırmalıyordu. Uyandığında, gece epey yol almış, kendine kahramanca direnmeye çalışan mum alevini bir sağa bir sola vurup iyice bitkin düşürmüştü. Gecenin bir vakti istemeden uyanmaktan nefret ederdi. Söylenerek uzandığı kanepeden doğruldu. Mumun aleviyle bir sigara yakıp, dumanını muma doğru üfledi. Yorgun düşmüş cılız mum alevi direnemeden gecenin karanlığına karışıverdi. Dumanı içine çektikçe, sigaranın ucu koyu kırmızı kor oluyor, nefes alıp veren bir kalbe dönüşerek odadaki tek canlı unsur haline geliyordu. Yanan tütünün çıkarttığı ses, yerde gezinen hamamböceklerinin kıpırtılarına karışarak tuhaf bir ahenk oluşturuyordu. Birinin ayak parmaklarında gezindiğini hissetti. İçi ürperdi. Beyninin kendi varlığını unutması için hafızasına yağdırdığı komutlar işe yaramıyor, olanları bir türlü aklından çıkaramıyordu. Zaman erimiş kurşundan bir nehire dönüşmüş, akmamakta ısrar ediyordu sanki. Çıldırmasına ramak kalan anlardan biriydi işte yine. Açık unuttuğu radyodan süzülüp odanın karanlığına dolan Hint müziği bununla yetinmiyor, çıldırmanın eşiğindeki genç adamın damarlarından akıp beynine dolarak aşırı doz etkisi yapıyordu. “Altını arayan siyanür” diye mırıldandı. “Artık her şey, yeterince zor değilmiş gibi daha da zor olacak. Unutmaya çalıştığım geçmiş ve korkunç yakın geçmiş, geleceğimle aramda koca bir çukur açmış dururken...çok zor olacak...ama bir ölüm asla yetmez. Parçalar birleştikçe önümdeki karanlık koca çukur küçülecek küçülecek ve yok olacak!”



  Heveslerimiz vardı. Askerlik bittiğinde nizamiyeden çıkarken, hapisten, hastaneden çıkarken, bir çocuk gibi şen olurduk. Şimdi sanki elimde tek kalan, hayatımın bitişinde hissedeceğim, kavrayamadığım, belki de beni/bizi ters köşeye yatıracak olan o tuhaf heves...



  Gustav Willibald Franz Hegel, 1774'te Stadthamburg'da doğdu. Babası Hegel'in doğduğu evin altında küçük bir dükkanı olan orta halli bir kasaptı. Ünlü adaşı Georg Wilhelm Friedrich Hegel'in (büyük düşünür) aksine, Franz Hegel iyi bir eğitim görmedi; doğru dürüst bir okula bile gidemedi. Daha altı yaşındayken babasının yanında çırak olarak çalışmaya başladı....... 
                                                                     syf:179 Tutunamayanlar - Oğuz ATAY 

 Baba işçi emeklisi, patronları tarafından sevilen işine bağlı bir adamdı. Küçük oğlu haylaz, sinirli ve rahatsız biri. Doktor ameliyat şart demişti aylar önce babaya. Doktor neşteri vurduğunda adamın göğsüne; oğlu da öylesine, karmaşadan taşan öfkesiyle vurdu bıçağını doktorun arabasına. Aynı anda iki çizgi çekildi ustaca, parelel kurguyla. Birinden kan fışkırırken usulca, berikinden siyah bir boya. Saatler geçiyor, ameliyat uzuyordu. Operasyon uzadıkça, dışardaki öfkeli çocuğun da işi uzuyor, doktorun arabası yeni bir çehreye bürünüyordu. Lastikler indirilmiş, camlar farlar parçalanmış, benzin ile bir güzel yıkanmıştı lüks otomobil. Doktor hemşirenin ''ex'' lafı ile derin bir soluk almış, işinin bir parçası olarak gördüğü bu ölüm karşısında dimdik durmuştu. 10 dakika sonra arka tarafdaki odasının penceresinden dışarıya, otomobilinin olduğu yere doğru baktığında elinde yanan çakmakla bekleyen haşarı genç ile gözgöze geldi genç doktor. Bir süre bakıştılar. Neden sonra doktor, haşarı genci onaylayan bir yüz hareketiyle gözbebeklerini titretti. Yanan otomobil birşeylerin, yeniden yeşeren duyguların, hislerin habercisiydi belki de ikisi adına da. Ölen adamın morgdaki soğuk bedeni de bir an için ısındı ve tekrar soğudu, dışardaki alevlerin etkisiyle. Beyazlamış saçı, sakalı titredi, tekrar dikilmiş göğsü kanamaya başladı. Biri onu o an bulunduğu yerden çıkarıp yüzüne baksaydı gözündeki bir damla yaşı da görebilirdi. Ama göremediklerimiz o kadar fazlaydı ki, bu küçük an, bu küçük karanlık yerde şahitsiz geçecek ve yokluğa karışacaktı.



 YAMUK BAKMAK 

 Bakış, Hegel’den başlayarak, Sartre’da ve Foucault’da “iktidar-mücadele alanı” olarak incelenir. Aslında dinlerde de “tanrının görülmeyen bakışı” inancı nedeniyle “bakış” hep bir iktidar, denetim, gözetim, yönetim özelliğini üzerinde taşımıştır. Bu aktarımlar ışığında bakışı iki temel üzerinden ele alabiliriz: Tasarımlanmış (kurgulanmış) bakış ve tasarımlanmamış (kurgusuz bakış) bakış. Tasarımlanmış bakış kavramı içindeki temel değişkenler; iktidar, mücadele, denetim, gözetim ve yönetim iken, tasarımlanmamış bakış’taki temel değişkenler; anlık olması, ruh yansıması ve içeriğinin gerçeği barındırmasıdır. Zizek’in psikanalitik yöntemle film çözümleme örneklerine başlamadan önce, bakış üzerine temellendirdiği anamorfoz kavramını açıklamakta yarar var: “Görme duyusuyla dolaysız olarak algılanamayan, belirli bir biçime sahip değilmiş gibi görünen nesnelerin özel bir bakış açısından algılanabilir olması anlamına gelir. Anamorfik cisimler, ancak belirli (ve sıradan olmayan aykırı) bir bakış açısından, “yamuk bakarak” algılanabilir, ancak bu sayede simgesel düzende bir yere oturtulabilir. Lacan’ın bakış/nazar anlayışına göre ancak belirli bir konumdan ve belirli bir açıdan bakıldığında (gözucuyla) görünebilir gibi olan anamorfik nesnenin en iyi örneği Holbein’ın “Sefirler” tablosudur. Bu tabloda iki sefirin önünde, yerde duran ve anlamsız bir döşeme deseniymiş gibi görünen şey, tabloya yandan ve hafifçe başımızı eğerek (yamuk) baktığımızda bir kafatası olarak algılanır.



  Zamanın dışına yerleştirilmiş bir saatli bombanın hüznü...



 Seminerlerinde bahsettiği Holbein’in bu tablosundaki idelojik anamorfozu John Berger ise ünlü eseri “Görme Biçimleri”nde, tablodaki elçilerin bakışlarından hareketle, şöyle anlatıyor: “Tablodaki iki adam kendilerinden emin ve resmidirler: Aralarındaki ilişki açısından bakıldığında rahattırlar. Peki, ressama –ya da bize –bakışları nasıldır? Gözlerinden duruşlarından, kimse onları tanımasa da olurmuş gibi bir şey okunmaktadır: Sanki başkaları onların değerlerini anlayamazmış gibi bir bakış. Adamların ait olmadıkları bir şeye bakar gibi bir halleri vardır. Onları çevreleyen ama adamların dışında kalmak istedikleri birşeydir bu. En iyisini düşünürsek onları çevreleyen, onları alkışlayan bir kalabalık en kötüsünü düşünürsek, rahatlarını kaçıran insanlar olabilir bunlar. Bu adamların dünyanın geri kalan kesimiyle ilişkileri nelerdir? Resimde adamların arkasındaki rafta görülen nesneler –imleri çözebilen birkaç kişiye-bu adamların dünyadaki yeri hakkında belli bir bilgi vermek amacıyla konmuştur oraya. Dört yüzyıl sonra biz bu bilgiyi kendi görüşümüze göre yorumlayabiliriz artık. Üst raftaki bilimsel araçlar denizcilikte kullanılıyordu. Deniz yollarının tutsak ticaretine, ticaret gemilerine açıldığı sıralardaydı bu. Öbür kıtaların zenginlikleri bu gemilerle Avrupa’ya aktarılıyordu. Bu zenginliklerle sanayi devriminin çıkış noktası olan kapital birikimi sağlandı. Alt raftaki kürenin yanında bir aritmetik kitabı, bir ilahi kitabı, bir de ud vardır. Bir ülkeyi sömürgeleştirebilmek için insanlarını Hıristiyan yapmak, onlara hesap öğretmek gerekiyordu: Böylece onlara dünyada en ileri uygarlığın Avrupa uygarlığı olduğu kanıtlanıyordu. Elbette Avrupa sanatı bunun dışında değildi. Burada bizi ilgilendiren onların dünyaya karşı takındıkları tutumdur. Bu da bir sınıfın genel tutumudur. İki elçi dünyanın kendilerine hizmet etmek için var olduğuna inanan bir sınıfın insanlarıdır. En aşırı biçimiyle bu inanç sömürgecilerle sömürgeleştirilenler arasındaki ilişkileri haklı göstermeye yaramıştır. Bu eski bir İngiliz ilkesidir: “Might is right” (güçlü olan haklıdır). Elçilerdeki güçlü olanın tepeden bakışıdır. Sağdaki elçinin neredeyse gölgesi gibi döşemeye düşen ve yamuk bir bakış ile görülebilen kafatası ise elçinin sorumluluk bölgesindeki sömürgeleştirme işlerinin hızla devam ettiğinin de bir yansımasıdır.



  Yamuk duran adamların kendilerini açığa çıkarma/karanlıkta saklanma çabası. Bahçesinin ortasında bütün evreni gözleyebileceği bir kamelya düşlemek, demli çayların eşliğinde. Dumanı keskin mavi tüten kaliteli tütün eşliğinde, bedeninin içinde zevkle salınan ruhunu hissetmeyi istemek. Acıyla dilenmek, ruhunu satmaya hazır olduğu bir gümüş paranın parlaklığına. Düşlenmiş kamelyanın tutuşup gövdesini sarması bütün gölgeleri ile birlikte yolları çatallanan bahçenin. Her nesne/canlı/kadavra düşmanını haykırmakta en zor anında, onunla anılmak istemekte bilinçaltında. Ona hissettiği nefret, zıtlığın evrilmesiyle aşka dönüşmekte ve onunla bütünleşmekte; bilinmeyene, büyük düşmana karşı. Her karşıtlık bütünleşmekte ve her bütünleşme birbirleriyle devamlı bütünleşip büyümekte. Bu ''öteki''ni tedirgin edip kendi içinde rahatlık hissi uyandırma isteği bir bozguna dönüşüp mutlak olan çözülmeyi hızlandırmakta. Ayrılan her nesne/canlı/kadavra tekrar düşmanına duyduğu nefreti düşlemekte. Kısırdöngünün ayakları uzamakta. 

 "Kapitalizm pratikte gerçekleşmiş idealizmdir". K.Marx

28 Şubat 2017 Salı

ALBATROS

Belediye otobüsünün kalkmasını bekliyoruz. Hava sıcak, yorgun, aç ve kalabalığız. Sanki Gettolara yerleştirilmeyi bekleyen yahudileriz. Birazdan iki nazi askeri gelecek, keyif için birkaçımızı kurşuna dizecekler ve kalanlarımız hayatta kalma savaşı vermeye devam edecek. ***************************************************************************************************************** Otobüse biniyoruz nihayet. Yanımda bir yankesici, bir cüzdan araklamaya çalışmakta. ''Burada daha değerli bir şey var dostum'' diyorum, sırt çantamı göstererek ve ekliyorum: ''seyreltilmiş uranyum.'' ******************** ****************************************************************************************** Bileklerini kesmeye kıyamayan adamın hayatını kurgulamak adına yaptığı tüm karartma geçişleri uzadı zamanla; geçiş olma halinden, tüm karanlığı ile hayatının tamamı haline dönüştü. ''Tek bir aydınlık plan için neler vermezdim'' oldu son sözleri. *********************************************************************************************************** Portakal ağaçları arasında hızla kayboldu. Bileklerini kesmek için kuytu gölgelik bir yer arıyordu. Bulduğunda usturayı açtı. Sol bileğine az batırıp bakındı. Portakal toplayan güzel bir kız kendine bakıp gülümsüyordu. Bu sıcak gülümseme karşısında yeniden doğmuş gibi oldu genç adam. Usturayı arkasına saklayıp kıza gülümsedi. Kız o esrarlı, sıcak gülümsemesini koyulaştırıp elini usulca portakal sepetine attı. Genç adam bir portakal eşliğinde kendine saf bir aşk da sunulacağını düşünürken, kız sepetten çıkarttığı tabancayı ustaca şakağına dayayarak ateşleyiverdi. son üçyüz yıldır insanların içinde yaşadığı toplum tipinin ipliğini pazara süren filozof. gerçi bunun için biraz geç kalmıştır ama artık kendisinin de kokusunu aldığı ama analiz etmeye ömrünün yetmediği, (bkz: deleuze)'un "post****** on control society" makalesinde belirttiği kontrol toplumuna geçmeye başlasak da analizleri hala çok önemli, açıklayıcı ve zihin açıcıdır. foucault'a göre geçtiğimiz üçyüz yıldır disiplin toplumu denilen toplumlarda yaşamaktaydık. disiplin toplumları insanları kapalı mekanlara tıkarak, orada mekana bir düzen içinde yayarak ve zaman dilimlerini düzenleyerek, kendisini oluşturan parçaların toplamından daha fazla üretken bir düzen yaratmaktadır. örneğin birey okula kapatılır, sıralara yayılır ve saat saat yapacakları planlanır. böylece bireyin enerjisinin, kendi doğal yaşamını, duygularını ve arzularını gerçekleştirmek gibi lüzumsuz(!) işlerde heba olması önlenir, bu enerjinin egemenlere harcanması garanti altına alınır. birey hayat boyu başlangıç modelleri hapishane olan bu kapalı mekanlardan birinden çıkıp birine girer (önce "aile", sonra "okul", sonra "kışla", sonra "fabrika", arada bir "hastane", muhtemelen "hapishane", eğer tamamen üretimsiz hale gelmişse "tımarhane"). (milleplateaux, 09.06.2004 12:07 ~ 24.09.2005 15:06 Bu, bu bir ''kaçış hali'' İftar çadırında cinayet. Bedenimi yerleştirebileceğim hayatıma geçici olarak da olsa anlam katabileceğim bir duruş yeri olarak -çıldırmamı geciktirecek bir yer- iftar çadırı kuyruğuna girmeye karar verdim. Sıra bana geldikçe arkalara geçiyordum. Bir çocuk saflığıyla, coşku dolu kıpırdanmalarla kuyruk iyice azalınca fark ettim ki, amaç karın doyurmakmış. Kuyruk bittiğinde tek başıma kalmıştım. Etrafımda benimkine benzer bir amacı benimseyen kimse yoktu. Karaltılar gördüğünü söyledi. Şeffaf retinasının önünde hareketli karaltılar. Uzun, acıtıcı bir iğneyi hakkettiğini hareketlerine yansıtırcasına yaklaşan bir zenci hemşirenin önünde diz çöküp ağlamaya başladı. Korku, tedirginlik, yalnızlık birleşip titremeye dönüştü. Karaltılar tekrar görünür olmuştu. ''İğneyi yiyene kadar da gitmediler'' demiş, eli pek hafif hemşireye. Uyandığında yanında olmayacağım diye bir not iliştirmiş alnına hastamızın sevimli hemşire. Bunun bir açıklaması olmalı. Karaltılar yine çıkacak mı? Artık alıştı ve görmeden duramaz ve istiyor da. Stockholm Sendromu mu yoksa bu, hemşireye karşı hissettikleri? (bu sendroma adını veren olay 1973 yılında stockholm'deki başarısız bir soygun girişimi sonucu ortaya cıkmıştır. kreditbanken isimli bir bankayı soymaya kalkan soyguncular kuşatılınca bankada bulunan 4 kişiyi rehin almışlar ve altı gün boyunca direnmişlerdir. altı günü sonunda polis operasyonu sırasında rehineler kurtarılmaya aktif olarak direnmişlerdir. daha sonra ise soyguncular aleyhine tanıklık etmeyede yanaşmamışlardır hatta para toplayıp savunmalarına yardımcı olmuşlardır. bu olaydan sonra psikolojide benzer rehine-rehinci olaylarındaki yakınlaşmaları tanımlamak için kulanılan bir deyim haline gelmiştir.) ''Sevmek Zamanı'' diye haykırarak içeri girince elinde sevimli iğneyle, hastamızın yüzünde güller açtı yine. Birbirlerine sarıldılar. Bu esnada arkaya doladığı elindeki iğneyi acımadan sapladı adamımıza kahrolası hemşire. ''Aslında gördüğüm bütün karaltılar senden ibaret'' diye fısıldayabildi sadece adamımız, kendinden geçmeden önce. Bir gün sonra yine aynı saat ve dakikalarda, aynı güzel görüntüsü ve iğnesiyle kapıda göründüğünde hemşiremiz, aynı yalancı samimiğiyle yaklaştığında adamımıza, olağandışı birşey oluverdi: Adamımız tombul ve güzel hemşiremizin elinden iğneyi kaptığı gibi hemşirenin öbürüne göre daha güzel olan sol gözüne saplayıverdi, köküne kadar ve zerk etti sevimli sıvıyı aynı kararlılıkla ve fısıldadı tüm sevecenliğiyle: ''Biz biriz artık. Birbirini seven iki ruh, iki beden, aynı şeyleri yaşamalı ve tatmalı bütünleşmek adına. Sen önce benim hissettiklerimi hisset, sonra ben de senin hissettiklerini taklit etmeye çalışırım. Taklit, güzelim.''

23 Şubat 2017 Perşembe

KUZGUN

0:10:10 American Splendor Cazla ilgilenmeye başladım. Ondan önce çizgi roman biriktirirdim. Her zaman iyi bir koleksiyoncuydum. Ne kadar plak alırsam alayım tatmin olmuyorum. Bu bir tür keş olmaya benziyor. Saplantılı bir yanım olduğunu kabul etmem gerek. Bu sanki Sierra Madre’nin Hazinesi gibi bir şey. Eskici dükkanlarına gidersiniz, bit pazarlarına takılırsınız, çünkü çok ender bir şey bulacağınızı sanırsınız. Çoğunlukla tam bir zaman kaybıdır. Ama arada sırada iştahınızı açacak bir şey bulursunuz. (Harvey Pekar) Evet, birçok araç gereç, teknolojik ıvır zıvır bize zaman kazandırıyor, ama hayatımızı uzatmıyor. Özümsenmiş, saflaşmaya doğru giden hayat, bunun gerçekleşmesi için eyleme dönük pasif çabalar. Aslında bize hız kazandıran bütün bu ıvır zıvır ömrümüzü uzatmıyor, aksine kısaltıyor. Hızın kazandırdığı kadarı, belki de fazlası, ömrümüzün giden kısmı. **************************************************************************************************************************************************************************** Morbius probleme çok yakındı. Krell projesini tamamlamıştı. Bu büyük makineyi. Artık araçlar yoktu. (Düşünce gücü ile istenilen şeyin yaratılması. Ama bilinçaltına ittirilmiş düşüncelerin açığa çıkmasıyla….) Gerçek bir icat. - Doktor, boşver şimdi bunu. - Ama Krell (uygarlığı) bir şeyi unuttu. - Neyi? - Canavarları John. - Id’den gelen canavarları. - Id’mi? O da nedir? Konuşsana doktor. (FORBIDDEN PLANET) Sıcak yaz günleri, Pazar öğle sonraları. Ya evden çıkıp kalabalığa karışıp alabalık olacaktım, ya da duvarlara nemli uzuvlarla kök salmış sürüngen. Beni evde tutmak için bol malzeme vardı, her zaman da olmuştu. Ama ben kendimi evde tutabilmek/avutabilmek için bu kadar malzeme toplarken bir taraftan da bu topladıklarımın gözümdeki değerini düşürüyordum. Bile bile bunu yapıyordum. Bu kanlı kısırdöngüden çıkamayacağımı bile bile, beynimin kıvrımları arasında gezinen uğursuz, karanlık, hayata neşe katıp güzelleştiren ne varsa kurutan şey. Beni, çıldırmadan hayatta tutmayı başarıyor, öbür taraftan da normalleşmeme izin vermiyordu. Sanki keskin bir çelik telin üzerinde dengedeydim. Kasvetli, kederli, mutsuz, bezgin ve içi geçmiş; artık her şeye kayıtsız, heyecansız ve yalnız. Hastaneleri, hapishaneleri, mezarlıkları geziyor, ruhumun açlığını giderecek bir şeyler arıyordum. Ölmek üzere olan hastalarla göz göze geliyor, cenaze törenlerine katılıyor, herkes gittikten sonra kendimden bahsediyordum. Ölüler bulunduğum durumu anlayacak durumda gibiydiler. İğrenç, rahatsız edici bir solucan gibi nezih insanların arasına karışıyor, onları acımayla karışık sonu gelmez bir nefret duygusuyla izliyordum. Hep iyi bir izleyici olmuştum. Birileri bunun farkına varsaydı ödüllendirilebilirdim belki de. Ve ölesiye nefret ettiğim insanların, alışkanlıkların, konforun müdavimlerinden olabilirdim. Çünkü ben aslında kendimden nefret ediyordum. Bu o kadar güçlü bir nefretti ki, aynı zamanda bana bunu saklayacak, buna dayanacak gücü de veriyordu. –Remember Tomorrow –İron Maiden- level atlamış bir zombiydim belki de. Üstinsan modeline ulaşmayı başarmış bir zombi. Hayatı, insanları, evreni algılama şeklim hep farklı olmuştu. Baktığımda, elimi atsam karşımdaki şeyi parçalayabileceğimi hissediyordum ama bunu bilmekten de derin bir utanç duyuyordum. Utancım yeteneğimi zamanla bastırıp, hayata tutunabileceğim bu dalı tamamen kuruttu. Yüzükten vazgeçemediği için Gollum’a dönüşen bir hobbit. Nefis betimlemeler yapabilirdim oysa. Ama birilerini bundan mahrum bırakmak derinden gelen bir keyif veriyordu. Hastalıklı, sapkın, dengesiz ve yenilgiyi kabullenmiş biriydim. Ölmeden kendimle hesabımı kesebilmeyi isterdim ama olanaksız olduğunu anlamıştım. Birileriyle, bir şeylerle derin bir yüzleşme/hesaplaşma yaşayacağıma emindim artık. Büyük ihtimalle ölümümden sonra olacaktı. Tabutum kamyonetin arkasında, Kazlıçeşme mezarlığına doğru yol alıyorduk. En alt tabakanın gömüldüğü yerdi. Mezarımı ziyaret etmek isteyen olursa –ki hiç sanmıyorum- çok meşakkatli bir yolculuk onları bekliyor olacaktı. Bu çileli yolculuk belki de bir nevi arınma anlamına geliyor olabilirdi. Şu an gitmekte olan bizler için ve sonraki ziyaretçiler için. Mezar kazıcılar, su dökücüler, şarlatan duacılar, irili ufaklı kemirgen beni bekliyordu. Yeryüzündeki son yolculuğum, en anlamlı ve zengin yolculuk olacaktı. Temmuz sıcağında terleyen canlılar ve kokmakta olan ben, yaşama ve canlılığa özgü o tuhaf heyecandan yoksun ilerliyorduk. Derken şoför önüne aniden fırlayan köpeği göremeyerek eziverdi. Oracıkta ölen köpeği, kamyonetin kasasına yanı başıma atarak yola devam ettiler. Benim gömülme işlemim, dualarım bitince, köpeği de ekstradan yanıma gömüverdiler. Bir köpeğim olmuştu.